|
BUNLARIN ZİHNİYETLERİ BELLİ Dünya’nın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de olaylar her gün değişiyor. Ve belli kesimler tarafından yeni olaylar üretiliyor. En son zamanlarda yine en yetkili ağızlardan irtica sözünü dile getirirken duyuyoruz. Sokaklarda bütünleşen kesimler bir araya gelerek miting düzenleyip slogan atıyorlar. İşin ilginç tarafı bir gece yarısı Genel Kurmay internet üzerinden irtica ile ilgili bildiri yayınlıyor. Görev süresi dolmak üzere olan sayın Cumhurbaşkanımız Sezer; Cumhuriyet kurulduğundan bu yana hiçbir dönemde, günümüzde olduğu kadar tehlike ile baş başa kalmadığını söylüyor. Ve sayın Cumhurbaşkanı irtica tellallığı yapıyor. Sayın Cumhurbaşkanıma diyorum ki; Cumhuriyet kurulduğundan bu yana hangi Cumhurbaşkanı döneminde, sizin başta olduğunuz dönemde geçirmiş olduğu krizlerin bir benzerini gördü. Türkiye bu kadar yüzde yüz yükselen dolar kurunun altında ezilmiştir. Kimler bu sayede bir gecede dolar milyarderi olmuştur. Küçük esnaf aldığı ve var olan borçlarını ödeyemediği için iş yerlerini kapatmak zorunda kalmıştır.Birazda bunlardan bahsi açsanız. Danıştay başkanı da irticadan bahsetmiş ve Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı her hareket irticadır demiştir. Sayın Cumhurbaşkanım ve sayın Danıştay başkanım kimsenin Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı geldiği yok. Siz yüksek yöneticilerden başka. Cumhurbaşkanım affettiğiniz teröristler yine dağda bizim olan kardeşlerimize kurşun sıkıyor. Köşkünüzden burnunuzun ucunu göremez hale gelmişsiniz. Gerçi illegal bir derneğe 150 bin YTL para verilmiş. Bizde özgür basınımızın en ince detaylarında sakladığı ayrıntıları araştıracağız. Şimdi merak ediyorum, nerede kaldı sizin Atatürk ilke ve inkılaplarına inancınız. Herkesi kandırırız, kimse duymaz, bilmez politikasını artık bu halk yemiyor bilginiz olsun. 12 Eylül darbesiyle Kenan EVREN ver parayı al incirliği dedi. Bu gün incirlikten kalkan savaş uçakları K.Irakı bombaladı. Ardından ABD kürt peşmergelere para ve silah desteği verdi ve verilen silahlarla dağdaki askerimize kurşun sıktılar ve sıkıyorlar. Birazda bunlardan bahsedin. İçimizde barınmalarına imkan verdiğiniz hayinlerin halen ayıklanması gerektiğini anlayamıyormusunuz? Yoksa korkularınız mı var? Biz bunu merak ediyoruz. Gün ve gün şehitlerimizin sayısı artıyor. Vicdanınız nerede kaldı. Belli şeyleri konuşurken mangalda kül bırakmıyorsunuz? Ama geride kan ve göz yaşı bize bu asil Türk milletine armağan olarak kalıyor. Bir gece yarısı internet üzerinden yayınlanan irtica yazısında, peygamber efendimizin kutlu doğum haftasının kutlanıyor olmasından dolayı okunan Kur-an okundu diye irticai faaliyetten bahsedildi. Ne zamandan beri Dini İSLAM olan bir ülkede Kur-an okumak irtica oldu. Her şey boş. İnsanlar suçlamak için bahane yaratır olmuş. Kenan Evren paşanın damadının Kürt asıllı olduğuna dair duyum aldım. Bunu şu nedenle dile getiriyorum. Doğu kaynaklı tüm ihaleleri damat bey rahatlıkla zorlanmadan alabiliyormuş. Ne kadar ilginç değil mi? Aslında ilginçlik yok bu işte. Paşa beyin paşa damadı olmalıdır. Bunun içinde her yol mubahtır prensibi işliyor galiba. Gelelim Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak diyeceklerime, bu zamana kadar Cumhurbaşkanı bizlerin oyları ile meclise girmeye hak kazanmış milletin vekilleri tarafından iktidar partisinin adayını belirlemesinin ardından hemen seçilirdi. Peki bu sefer ne değişti. Görüşmeler sıcak kanlılıkla geçmişken içlerde bir yerlerde saklı bir hesap kitap mı var? Ayrıntılarda gizli aslında bunların her biri. Niye derseniz, CHP ve DSP birleşme için zemin hazırlığını çok öncelerde yapmıştı. Hatırlayınız, Rahmetli Bülent Ecevit’in rahatsızlanmasının ardından ve ölümüyle birlikte yeni DSP genel başkan seçimiyle iki tarafta bir ittifak duygusu hissedilmişti. Ve unutmadan seçim yapılsın çağrısı CHP den gelmişti. Şimdi ise erken seçimden korkuyor. ANAP ve DYP partilerinin birleşmesine gelince, iki tarafında bu seçimde tek başlarına %10 ‘luk oy alabilecekleri yoktu. Bu nedenle birleşmekle %10 barajını aşabileceklerini düşünüyorlar. Ama görülen o ki tam tersi olacak. Neden derseniz, hiçbir partinin insanı inandığı değerlerin aksinde olan bir partiye bu zamana kadar oy vermemiştir. Şimdi bu birleşimi gerçekleştirecek olan partiler barajı aşmış olsalar dahi çok fazla kişinin oyunu yitirdiklerini seçim sonrasında açıkça örme fırsatı bulacaklar. Birleşen hiçbir parti kendi içinde büyüme gerçekleştiremeyecek hale gelecektir. Gittikçe küçülen ve millet vekili yitiren partilerden olacaklardır. Seçim her şeyin doğru sonucunu belirleyecektir. Bu halk 4,5 yılda yapılan ve verilen hizmetlerin hakkını hak edene vakti ve zamanında verecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalı. KENDİNE HAYRI OLMAYAN DEVLETİN BAŞKASINA HAYRI OLUR MU?
Halk dilinde bir deyim vardır. “ Bu adamın kendine hayrı yok ki devletine milletine hayrı olsun”. Türkiye’nin sanki tamda kendisi için söylenmiş gibi değil mi? Bir bakarsınız içler acısı bir olay, bir bakarsınız Türk insanına yakışmayan hareketlerden kaynaklanan ciddi sorunlar ve maalesef bunlar gibi daha niceleri ile karşılaşırız. Siyasetçilerimizin hem içerde hem de dışarıda laçkalaştığını, bize ait olan o şanlı tarihimizi kimlerin uşaklığı ile yok ettiğini görür ve bazen bunlara şahitlik ederiz. Bakmak yeterli oluyor bakmayı bilen için. Yeri geliyor ülke olarak çirkin oyunlar içinde buluyoruz kendimizi. Ekonomimizi sarsabiliyorlar. Diledikleri gibi borsamızı yükseltip düşürebiliyor, ani ve ciddi krizlere yol açabiliyorlar. Yıllarca PKK ile savaştık. Şehitler verdik yüz binlerce. Ama herkes gördü ki o savaştığımız PKK sonunda Kürt Devleti’ni kurdu. Sizce şimdi PKK ile mi savaştık? Savaştık da ne oldu? Devlet kurmalarına ne kadar karşı çıkabildik? Bunların tek kaynağı laçkalaşmış siyasetimizden başka bir şey değildir. Bu günlerde PKK ile işler kızışmaktadır. Kırmızı çizgiyi çiğneyerek Amerika ve İsrail’in Irak da, Kerkük de bombalar atıp binlerce insanı öldürürken, bizim dış işleri bakanımız “olayları büyütmeyelim” diyerek aslında sınır komşusuna bağlılığını değil kime ve kimlere bağlı olduğunu onları öve öve bitiremeyerek göstermiştir. Sonrada yeri geldiğinde dış işleri bakanımız dostlarımız PKK’yı bitiremezse biz bitirir ve durdururuz gibi açıklamalar yapmaya başladı. Senelerce Amerika ve İsrail’in Türkiye’ye dost görünüp nasıl arkamızdan oyun oynadıklarını tüm dünya biliyor ama nedense bizim haberimiz yok. Kerkük de, Necef de binlerce yüz binlerce masum insan ve Türkmen kardeşlerimiz can verdi. Bundan sonra düşman aramaya çalıştık. Düşman içimizdeki siyaset ve sıcak para uğruna ülke insanını acımasızca düşman önüne atan siyasetçilerimizde değil mi? Bu yüzden piyasalarımızın durumu gün geçtikçe kötüye gitmiyor mu? Maalesef bu hükümette gelen gideni aratır misali bir yaşama sürükler oldu bu ülkeyi. Her yanımız çeteler ve yolsuzluklarla dolmuş. Biz hala neyin içinde ne kadar kirlendik bunun farkına varamaz olduk. Yeri geldi Ülkemiz dağdaki insanına pişmanlık yasası çıkardı. Teslim olan oldu geldi. Sonra devletimiz bu insanların eline silah verip, bu insanları bir zamanlar kendilerinin de içinde bulunduğu PKK ile savaşmaya gönderdiler. Bu insanlar bile şaşırdı. Adamlar diyor ki; “dağa çıktım askerle çarpıştım, devlete sığındım PKK ile çarpış dediler”. Bunun doğruluk payına inanmak istemiyor insan. Peygamber efendimize söz söyleyen 16.Venedik’e ne kadar cevap verebildik. Siyasetçilerimiz buna ne kadar baskı yapıp özür diletebildiler. Maalesef bir de üste çıktılar bunlar. Yazık. Bizler siyasetçi yada ülke yönetiminde olan insanlar değiliz. Yalnız bu ülkenin daha ileri gitmesini isteyen halk olarak daha doğru zamanlarda doğru seçimler yaparak doğru siyasetçi profilini çizmek bize düşer. Tüm İslam alemin bu mübarek Ramazan bayramını en içten dileklerimle kutlar, tüm İslam alemine sağlık, mutluluk ve huzur dolu günler dilerim. Barış dolu günlerde buluşmak dileği ile.. Resimleri görmek için Tıklayınız. RESİM 1 RESİM 2 RESİM 3
AŞIK TÜRKMEN VEREBİLECEKMİSİN AŞIKLIĞIN HAKKINI, DEYİŞLERİNİ
Çok çekmişsin dünya derdini Köroğlu söylerdi itlere hak ettiklerini Söyle de onlar gibi sevemem seni Sevemem seni mecnunun Leyla’sı gibi Efelerin yanıkları gibi Olda onlar gibi sevem seni, sevem seni
Aşık Türkmen, dünya kan gölü gibi Belli kimin kime zulüm ettiği Yazda göreyim kuyumuzu kazanları Arkasından eşlik eden bizim sürüleri Şanlı şanımız gibi sevem seni, sevem seni
Duydum Aşık Türkmen etmişsin garip Mehmet’i Çevir de göreyim halka doğru yönünü
Bilir misin? Dadaloğlu,
Köroğlu mertliğini
FİTRE VE ZEKAT
PARASIYLA MEYHANE Hem Laik, hem de halkın dini duyguları işte böyle istismar ediliyor.
THK, hem de laikliğe aykırı olduğu halde fitre, zekat ve kurban derisi topluyor. Bu paralarla da “BAR” açıp, içki satıyor. Bütçesi topladığı fitre,zekat ve vatandaşın kurban derisinden elde ettiği gelirlerden oluşan THK’nın, Selçuk Efes Eğitim Merkezi’nde içkili lokal işletildiği belirlendi. THK’nın tanıtım broşürlerinde; fotoğraflarda rakı,şarap,votka,bira satışı yapıldığı gözlenen lokalden, “2006 yılında açılan kafeterya bar” olarak bahsediliyor. KANUN VE YÖNETMELİĞE GÖRE YASAK
Bir hayır kurumu
olan THK’nın tüzüğünde, Kurum’un Dernekler Kanunu’na tabi olduğu belirtiliyor.
Resmi internet sitesinde yer alan bilgilere göre de, devletten 49 yıllığına
kiraladığı Selçuk Efes Eğitim Merkezi’nde, sportif faaliyetlerde bulunuluyor.
Oysa, Dernekler Kanunu’na göre, THK’nın lokalinde içki bulundurması yasak.
Gazetede yayınlanan Resmi
görmek için Tıklayınız. MERSİN ŞEHİTLERİ
GAZİ ve Şehit aileleri derneği’nin “Şehitler Köşesi”ne son 4 ayda tam 9 gencimizin daha fotoğrafı asıldı.1990’dan bu yana tutulan kayıtlara göre Mersinli şehitlerin sayısı174”e, gazi şehitlerin sayısı117”ye ulaştı
DERNEGE
gelenler Çanakkale şahitliği”ni andıran panonun önünde gözyaşlarını tutamıyor
dernek başkanı Suna ünlü selek “bu köşede 30 şehidimizin fotoğrafı yok. Çoğu
Yörük ve köylü, sivil hayatta resim bile çektirememişler. Komando olup vatan
için şehit düşmüşler” diyor.
KRAL ÇIPLAK Bir çıplak kral hikayesi vardır. Halkını baskılarla bezdiren ve etrafındaki dalkavukların sözlerine itimat eden bir kral. Zamanın birinde dalkavuklardan bir tanesi krala, “ kralım size öyle bir elbise dikeceğim ki bu elbiseyi yalnızca aptallar görecek” demiş. Kral bu söze bile inanmış. Aslında dikilebilecek ve dikilende bir kıyafet yoktur. Hikaye böyle işte. Ne dikilen nede doğru dürüst giyilebilen kıyafet vardır. Olmayan kıyafet giydirilir krala. Ve kral çıplaktır. Herkes görürde çıplaklığını kralın kendi aptallığından kendi göremez çıplaklığını. Dalkavuklara güvenmenin sonucudur bu. Şimdi gelelim günümüz çıplak krallarına. NATO. BM. ABD. Nato’ nun bu gün 51 üye ülkesi bulunmaktadır. Bunların içinde bizim ülkemizden başka hiçbir Müslüman ülke yer almamaktadır. Bizim girmemizin de daha doğru bir söylemle alınma sebebimiz aslında bizi hakimiyet altında tutabilmektir. Aslında NATO’ ya üye olan her ülkeye verilen bazı teminatlar ve sözler vardır. Savaşlarda destek, ekonomik yardım, terörle mücadele de yardım gibi vs. Nedense bu konularda her ülkeye tam destek verilirken Ülkemize sıfır üzerinden sıfır yardım ediliyor. Terörü durdurmak için yardım isteniyor. Doğuda ve Irak sınırında teröre destek veren BARZANİ ve TALABANİ ‘ye Amerikan tarafından sonsuz yardım yağıyor. Nerde bizim terörle mücadelemiz? Dağda uykusuz yatan askerimiz var nasılsa bizim. Şehit vermeye biz alıştırıldık. Aslında kabahat bunlara destek verenlerde değil, destek verildiği bilindiği halde halen bu ülkelerinde yanında yer almaktan gurur duyan Ülke yöneticilerimizdedir. Yıllardır ABD, silah depolarını ülke topraklarımız içerisinde barındırmak ve barındırttırmak amacı gütmektedir. Amaç yıllardır elde edilmiş birer hazinedir. ABD devleti, Nato ve BM her zaman Türkiye ‘yi elleri altında bulundurmuşlardır. Ülkemizin değer bilmez yöneticileri bu dalkavuklara her seferinde inanarak ve güvenerek yalnızca çıplak krallıklarını ilan edebilmişlerdir. Başka da bir şey becerememektedirler. Ancak unutmasınlar ki “ Egemenlik kayıtsız ve şartsız aziz milletindir”. Her zaman olduğu gibi günü gelecek son sözünü yine bu aziz vatanın aziz milleti söyleyecektir. Resimleri görmek için tıklayın. BUNLARA MI OY VERDİK
Her vatandaşın oy kullanma yaşı geldiğinde dilediği partiye oyunu verme hakkı bir vatandaşlık görevidir. Ülkemizdeki siyasetçiler senelerdir siyasetten ve siyasetçiden soğutmuşlardır. Vatandaşlarımız bu siyasetçilerden bezmiş durumdadırlar. Seçim meydanlarında söylediklerini hiçbir zaman iktidara geldiklerinde yerine getirmedikleri gibi vatandaşla alay eder duruma gelmişlerdir. IMF gibi acaba daha nerelere de borcumuz var bilemiyoruz. PKK terör örgütüne hiçbir siyasetçiden hiçbir tepki yok. Ne ala memleket. Ama yerli yersiz zam ve ek vergilerle insanları hem memleketten hem de siyasetten soğutmuşlardır. Bu son seçimde vatandaşlar AKP ‘yi diğer partilerden ayrı tutmaya başladılar. AKP hükümetini başa getirdiler. Zaman geçtikçe bunlarında ne oldukları ortaya çıktı. Vatandaşlar kendilerine göre görüşlerini yapıyorlar. Benim görüşüme göre benim beklentilerimin tam tersi çıktı. Daha önceki iktidar partileri gibi sözlerinde durmadılar ve dış mihraklarımız olan ve insanlıktan nasibini almamış bazılarını Demokratik özgürlük altında Afganistan’da ,İsrail de ,Irak da ve doğuda çoluk çocuk demeden öldüren ve öldürten Amerika ’yı, İsrail’i AKP hükümeti öve öve bitiremiyor. Bu memlekette sorun ne IMF ne borç. Önce içimizdeki düşmanı yok etmeliyiz. Yani bilinmeyen güçleri ve elbette çeteleri. Ülkemiz bunları temizleyebilecek güçtedir elbette. Ama bu içi başka dışı başka dışı başka düşmanları dost diyen zihniyet yoksunu siyasetçiler olduğu müddetçe bu ülkede bu dertler bitmez. Zaten ülkemize sorun yaratanda dış ülkeler değil midir? Gazeteden bir RESİM. Tıklayınız. Haberlerde duyuyoruz; Afganistan da şu kadar, Irak da şu kadar, Filistin de şu kadar genç ,yaşlı , çoluk çocuk öldürüldü. Doğuda şu kadar Türk askerimiz şehit düştü diyorlar. Bir bakın bakalım; öldüren kimler, ölenler kimler. Kendi askerlerimizi bile öldürenlere dost diyen siyasetçilerden biz ne bekliyoruz ki artık. Biz böyle bir siyasete ve böyle zihniyetteki siyasetçilere mi oy verdik ey halk? Bizim başımızdaki siyasetçiler bakın ABD’ yi nasıl övüyorlar. 50 senedir Amerikan askerleri barış için canlarını feda ediyorlarmış. Bende diyorum ki bir bakın 50 senedir Amerikan askerleri gittikleri yerlerde barış için mi çabalıyorlar yoksa zulüm yapmak için mi oralarda uğraşıyorlar. Bunlar ne yapıyorlar diyen var mı? Olsa da duyan var mı hiç? Dönüp 50 senede kendi askerimize bakın. Kaç yüz yada kaç bin şehit vermişiz. Birazda kendi askerlerimiz, şehitlerimiz için üzülün değer bilmez siyasetçilerimiz. HER YERDE İSRAİL
İsrail kendi devletini kurduğundan bu yana başta kendi halkı olmak üzere başka ülkelerin halkına da iğrenç oyunlar oynamışlardır. Kendi halkına kan kusturan, Filistin halkına katliamlar yapan, Irak da iğrenç oyunlar oynayan, Kürtleri kullanarak Güneydoğu da bir takım oyunlara kalkışan İsrail. 28 Şubat 1997 MGK toplantısında Erbakan hükümetinin devrilmesinin sebepleri arasında duyulan ve alınan bilgilere göre ihale tartışmaları olmuş. Erbakan da ne alıp ne satıyorsunuz demiş işte o andan sonrada kıyametler kopmuş toplantıda.Eee tabii Erbakan haklı olarak ve bir ülkenin başkanı olarak bunlardan haberdar olması ve olmak istemesi doğal bir durum. Ancak o toplantıdan sonra bazı ihale olayları gündeme geldi ve bir anda bazı şeyler yazıldı çizildi ne kadarı doğru onu o MGK toplantısında olanlar bilir. Ama alınacak olanların İsrail menşeli bazı malzemeler yazılan yazılar arasında en ilginç olanıydı. Çünkü zaten İsrail gizli ve kendini belli etmeyen ve yer altından silah ticareti ile bilinen ülkelerden birisi. Yani bizlerin söylemek ve anlatmak istediği şudur ki, 12 Eylülcülerin, 28 Şubatçıların bu ülkeye yükledikleri ağır sorunları gariban halk çekti ve çekmektedir. 12 Eylülcüleri, derin devlet kuranları, 28 Şubatçıları savunan siyasetçileri bu halk siyaset dünyasından bir bir silmiştir. 28 Şubatta halkın oyuyla gelen hükümeti bir takım iftiralarla deviren o zihniyetler yok olma aşamasındadır. Irak da olayları körükleyen ve Amerika arkasından insanları kullanarak işini yürüten ve tüm kaynakları eline geçirip güç birliği kurmayı hedefleyen ülke İsrail’dir. Kan isteyende kanı dökende İsrail olmuştur.
YALAN DÜNYA DERT DOLUDUR Yalan dünya dert doludur İtleri soysuzları boldur Gurbetlerde garibanlara Saldıranlar çoktur
Dünya’ya garip gelenin hali nice olur Meskeni kim bilir hangi diyarda olur Çalışıp çabalayıp bir yuva kursa Onu da çok gören kem gözler olur
Aşık Türkmen sazına dertli dertli vurur Bileylenmiş deyişleri zalımlara dokunur Yalan Dünya da gariplerin boynu bükük olur Garibin ensesine it vurur zalım vurur
SABIRLI OL YALAN DÜNYADA Sabırlı ol yalan dünyada Küsme hayata yaşama Göğüs ger derde gama Dert böyle biter gam böyle biter
Cesur ol yalan dünyada Boyun eğme ite zalıma Sahip çık hakkına haklarına Dert böyle biter gam böyle biter
Sakin ol yalan dünyada Kapılma paniğe telaşa Yürü yaşamın boyunca doğruya Dert böyle biter gam böyle biter
Aşık Türkmen derler adıma Çok çektim elinden yalan dünya Yaşamaktan yılmam daha ben ölmeyince Dert böyle biter gam böyle biter
İsrail ve İsrail oğulları hakkında Kuran-ı Kerim de yer alan anlatımları inceleyin ve gerçek sonu görün…
ŞUARA: 1-3- Bu sûrenin ismi, mânâsını Allah bilir. , den, , den, , dan diye Muhammed b. Kâ'b'dan bir rivayet de vardır. Şiddet harflerinin en şiddetlisi, kalkale harflerinin en serti, isti'lâ harflerinin en kalını olduğundan, ilk seste bu sûrenin şiddetli bir korkutma ifade ettiğini hissettirir. "Ta"nın Tûr Dağına, "sîn"in Musa'ya, "mîm" in Muhammed'e işaret olduğu da zihne çarpar. Bunlar, sûrede böyle basit harflerden oluşarak okunacak âyetler, işte o mübin (apaçık) kitabın âye tleridir. MÜBÎN: "Bâne" mânâsına "ebâne"den "beyyin" gayet açık, parlak demek olduğundan; kitab-ı mübîn, i'cazı açık olan kitap demek olur ki, kastedilen Kur'ân'dır. Hakkı açıklayan demek dahi olabilirse de buraya uygun olan öncekidir. 4-7- Gökten bir âyet, iman etmeye mecbur edecek bir âyet, tepeden inme kesin bir bela. Halbuki Peygamber ve kitap göndermekten ilâhî kasıt zorla değil, hoşnutlukla olgunluğa erdirmektir. Boyunları, huzu' boyun eğmek mânâsına geldiğinden, buradaki "a'nâk"ın topluluk mânâsına olan "unuk" un çoğulu olması da uygun görülmüştür. Yani bütün topluluklarıyla ona boyun eğerler. Rahmândan zikir; öğüt ve hatırlatma veya Kur'ân'dır. "Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişizdir." KERÎM, he r şeyin iyisi, a'lâsı, faydalısı. ZEVC, burada sınıf, cins nevî. İNBAT, görünüşte sadece bitkilere has gibi görünürse de hayvanlara ve insana işaret eder. Zira hepsinde artma gücü vardır. Bununla beraber yalnız bitkileri düşünmek de yeterlidir. Yani o yeryüzünde sınıf sınıf her türlüsünden ne kadar güzel ve faydalı bitkiler bitirmişiz ve bitirmekteyiz? Baksalar ya! Gerçekten yeryüzündeki o çeşit çeşit bitkileri güzel bir sınıflandırma ile gözden geçirmeli de bir bakmalı; o ne kadar hoş, ne kadar ç eşitli, ne kadar faydalı çiftler? Aynı çevre içinde o türlü renkler, o türlü şekiller, türlü çiçekler ve meyveler türlü özellikleriyle o kadar değişik sınıflar, cinsler, neviler, çeşitler, o güzel çiftler nasıl tertip ve tanzim olunup çıkıyor? Hem ölüp kuruduktan sonra yeniden yeniye kaç kereler bitirilip bitirilip duruyor. Hiç bu mükemmel sanat ,kör bir doğanın kendi kendine gelişmesi olur mu? 8- Şüphesiz ki bunda; bu bitkilerin meydana gelmesinde veya biten her güzel çiftte mutlak bir âyet var. Allah'ın birliğine rahmetinin genişliğine, kudretinin büyüklüğüne, ahiretin varlığına delalet eden, imanı gerektiren bir delil var. Bununla beraber çoğu mümin olmadı (iman etmedi); hatta bitkiler ve hayvanlar dünyası ile meşgul olan ve tasniflerini yapa n ların birçoğu bile Allah'a iman edecek yerde inkâra gittiler. 9- Ve şüphe yok ki Rabbin, O öyle aziz, öyle Rahîmdir. Aziz, dilediğini yapar. Bu sebepten dilediği anda kâfirlerden intikamını alır, intikamı geciktiriyorsa Rahîm olduğu için geciktiriyordur. Şüphesiz, iman edenleri rahmetiyle sevindirecektir. Şimdi bunu hemen aşağıda yedi kıssa ile açıklayacaktır: Meâl-i Şerifi 10- Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi. 11- "Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı?" 12- (Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar." 13- "Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver." 14- "Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, heme n beni öldürürler." 15- (Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz." 16- "Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz. 17- İsrail oğullarını bizimle beraber gönder." 18- "Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi?" 19- "Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!" 20 - Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım." 21- "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı." 22- "O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır. " 23- Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?" 24- Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir." 25- (Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi. 26- Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir." 27- (Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi. 28- Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir." 29- Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi. 30- Musa sordu: "Sana apa çık bir şey getirmiş olsam da mı?" 31- Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi. 32- Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi. 33- Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi. 10-23- Onlara üzerimde bir günah var. Kasas Sûresi'nde (28/15) geleceği üzere kazara kıptiyi öldürmüştü. Zenb (günah) tabiri onların zannettiklerine göredir. Onun için hemen beni öldürüvermelerinden korkarım. Peygamberlik görevini yerine getirmeden önce öldürülmekten korkuyor. Âlemlerin Rabbinin elçisiyiz, denildiği için Firavun; hem o Rabbülâlemin nedir? diyor. edatı ile soru, mahiyeti sormaktır. Mahiyet kelimesi edatına nisbettendir. Yani sorusuna verilec e k cevaptır. Demek ki Firavun, bu soru ile Âlemlerin Rabbının mahiyetini sormuş oluyor. Bir şeyin mahiyeti ise benzerleri ile beraber ortak oldukları genel gerçektir. Filanın mahiyeti nedir? denildiği zaman ona ortaklarıyla beraber ne denir? Nevi veya cins i nedir? denilmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ'nın ortağı, örneği, benzeri imkansız olduğundan ona nitelik diye bir şey düşünülemez. 24-26-Onun için Hz. Musa, cevabda uslüb u hakim denilen tarzı seçip yalnız Rabbülâlemin ismini kavram mânâsıyla düşündürmek üzere "âlemin"i tefsir ederek Göklerin ve yerin ve bütün aralarındakilerin Rabbı, eğer düşünüp anlamaya ehil iseniz, dedi. Yani düşünüp anlamaya ehil değilseniz, anlamazsınız. Fakat eşyanın hakikatini araştırmış, sebepsiz bir hadise olmayacağına tam b ir bilginiz var ise, bilirsiniz ki, bu üstünüzdeki gökler ve altınızda ki yer ile aralarındaki bütün bu varlıklar, meydana gelişleri, adetleri, şekillenmeleri, değişikliklere uğramaları ve bütün bu değişme kanunları ile bir Rabbın hükmü ve terbiyesi altın d a bulunduğuna ve bütün mümkünatının (olabilecek her şeyin) üstünde bir vâcibülvücûd'un (varlığı zorunlu olan bir zatın) ortağı, benzeri olamayacağından zatı, niteliği ile tarif edilmeyip ancak görünen eserleriyle bilinebileceğine tam bir bilgi edinirsiniz. Bu cevaba karşı Firavun etrafındakilere dinlemez misiniz? dedi. Bakın bakın, ben ne soruyorum o nasıl cevap veriyor, demek istiyor ve ihtimal ki, doğanın Rabbe ihtiyacını kabul etmiyordu. Onun için Musa sizin Rabbiniz ve evvelki atalarınızın Rab b i, dedi. Doğa üzerinde tasarrufu olan, bununla birlikte bir hükümete ihtiyaçları açıkça bilinen akıl sahiplerinin açık olan delillerini ileri sürdü ki, âlemler anlamının aslı bulunuyordu. Bunu, sizin ve atalarınızın, diye hitap ve tamlama ile ifade etmesi de, daha çok tesirli ve açık olması içindir. Çünkü, sizin Rabbiniz demekle, kendi ihtiyaçlarını göstermiş oluyor. Ve evvelki atalarınızın demekle de, insanlığın faniliğini anlatarak gururlarını kırmış oluyor. Bununla beraber onları akıl sahipleri tarafınd a n göstermekle kendilerine bir şeref de vermiş oluyordu. 27-Buna karşılık Firavun yine etrafındakilere hitaben herhalde size gönderilmiş olan elçiniz mutlaka deli, dedi. Bu suretle Resulünüz (elçiniz) demesi belli ki, bir alay oluyordu. İşte Firavunluk taslayanların hepsi de böyle Allah yolunun adamlarına deli derler, alay ederler. 28-33-Başlangıçta yumuşaklıkla, hikmet sahibi olarak söz söyleyen Musa, bu inad ve tecavüze karşı yine önceki sözünü tefsir edip açıklayarak aynıyla karşılık verdi. O, doğunun ve batının ve bütün aralarındakilerin Rabbı'dır, eğer siz akıllılarsanız, dedi. Yani her gün görüldüğü üzere güneşi doğdurup batıran O, doğuyu ve batıyı tayin eden ve değiştiren ve bu şekilde cansız cisimleri hareket ettirerek bütün evreni yönete n, hepsinin üzerinde hüküm süren, hepsinin sahip ve maliki O. Eğer siz akıllı olsanız bunu anlardınız; O doğu ve batının Rabbinin, bizi parlatıp sizi dulundurmağa (batırmaya) kadir, ortaktan uzak olduğunu anlardınız da, O nedir? diye sormazdınız. Bu defa d a Firavun münakaşadan tehdide geçerek Yemin ederim ki, dedi, eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlak ve muhakkak o zindandakilerden ederim. Zindana atarım, yerinde bu ifadeyi kullanması, o zindandakilerin acıklı halini özellikle hatırlatmak iç indir. Meâl-i Şerifi 34-68- 34- Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz!" 35- "Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?" 36- Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder." 37- "Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler." 38- Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi. 39- Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi. 40- "Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler. 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler. 42- Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi. 43- Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi. 44- Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler. 45- Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor! 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- "İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine " 48- "Musa ve Harun'un Rabbine!" 49- Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!" 50- "Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceği z." 51- "Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz" 52- Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik. 53- Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi: 54- "Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır." 55- "(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar. " 56- "Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu.) 57- Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, 58- Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. 59- Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık. 60- Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler. 62- Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir." 63- Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi, 64- Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik. 65- Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, 66- Sonra da ötekileri suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir. 68- Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. Meâl-i Şerifi 69- (Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet. 70- Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti. 71- "Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler. 72- İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?" 73- "Veya size fayda veya zararları olur mu?" 74- "Yok, dediler, ama biz babalarımızı b öyle yapar bulduk." 75,76- İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?" 77- "Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)" 78- "O ki, beni yar atan ve bana doğru yolu gösterendir," 79- "Beni yediren, içirendir," 80- "Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir." 81- "O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. " 82- "Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur." 83- "Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat." 84- "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!" 85- "Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle!" 86- "Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerden dir. " 87- "(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme." 88- "O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!" 89- "Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)." 90- (O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır. 91- Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır. 92, 93- Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir. 94- Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar. 95, 96- Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: 97- "Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz." 98- "Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk." 99- "Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı." 100- "Bak bizim için ne şefaatçiler var," 101- "Ne de yakın bir dost." 102- "Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik." 103- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir. 104- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 69-104- "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle." LİSÂN-I SIDK: Dünyada kıyamete kadar eseri baki kalacak güzel bir nam, yani güzel bir şöhret, dosdoğru güzel bir hatıra, şaşmaz güzel bir anı. Bunun için her ümmet Hz. İbrahim'i sevegelmiştir. Veya zürriyetim içinde benim asıl dinimi yenileyecek, benim gibi doğruluk ve tevhide insanla r ı davet edecek doğru bir dil ki, Muhammed (s.a.v) dir. Şüphesiz bunda, yani okunan İbrahim kıssasında mutlak bir âyet var, yani ibret ve öğüt alınacak, ders edinilecek bir hüccet ve delil vardır. Meâl-i Şerifi 105- Nuh kavmi de peygamberl eri yalancılıkla itham etti. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 107- "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim. 108- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 109- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir." 110- "Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 111- "Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?" 112- Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur." 113- "Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize!" 114- "Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim." 115- "Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım." 116- Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!" 117- Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti." 118- "Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kur tar." 119- Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık. 120- Sonra da arkasında kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir. 122- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 105-122- Kardeşleri Nuh, yani, ayni kavimden olan Nuh, demektir. Meâl-i Şerifi 123- Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti. 124- Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 125- "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim." 126- "Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 127- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. " 128- "Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz?" 129- "Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?" 130- "Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorba lar gibi tutuyorsunuz." 131- "Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 132- "O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte," 133- "Davarlar, oğullar," 134- "Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir." 1 34- "Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum." 136- "Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir." 137- "Bu sırf eskilerin âdetidir." 138- "Biz azaba uğratılacak da değiliz." 1 39- Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir. 140- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 123-140- Her yüksek mevki, tepe alâmet. Burada büyük saray ve yüksek köşk gibi aşırı (gösterişli) bina mânâsınadır. Oynuyorsunuz. Abes; hakikî veya hükmî bir faydası olmayan oyun ve eğlence gibi boş şeyler, yani ciddî, uygun bir maksadı olmaksızın yalnız, yapısı ile eğlenmek, öğünmek için yapıyorsunuz veya oyun yerleri yapıyorsunuz. Mısna'ın çoğulu veya masnu'un çoğulu, yani sanat evleri veya yapılan sanatlar. Bundan anlaşılıyor ki, o zaman sanayinin bir aşırılığı varmış, toplumun gerçek faydasına o lan şeyleri, maneviyatı, ahlâkı gözetilmeyerek, maddî yapılar ve gösterilerle zulüm ve baskı yapılıyormuş. Meâl-i Şerifi 141- Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti. 142- Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 143- "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." 144- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 145- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir." 146- "Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?" 147- "Bahçelerin, pınarların içinde," 148- "Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında," 149- Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz." 150- "Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin." 151,152- "Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın." 153- "Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!" 154- "Sen de ancak bizim gibi bi r beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir." 155- Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi. 156- "Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir." 157- Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular. 158- Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir. 159- Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 141-159- Haydi bir âyet getir, yani peygamber olduğuna işaret olacak bir mucize içme hakkı. Fıkıhta içmek, hayvan ve tarla sulamak ve kullanmak için su alma hakkı, yalnız içmek için olana şefe hakkı (dudak hakkı) denilir. Bir su arkından böyle nöbetle yararlanmaya (Muhâyee, yani bölüşülmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile kullanma) denilir. Salih (a.s) deve ile kavmi arasında suyu nöbetleşe istifadeye koymuştu. Meâl-i Şerifi 160- Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti. 161- Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız?" 162- "Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." 163- "Gelin artık, All ah'tan korkun ve bana itaat edin." 164- "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir." 165- "İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?" 166- "Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz!" 167- Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın." 168- Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim." 169- "Yâ Rabbi! Ben i ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar." 170- Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık, 171- Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı. 172- Sonra geridekilerin hepsini helak ettik. 173- Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu! 174- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir. 175- Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 160-175- Mü nzerin yağmuru, uyarıldıkları halde yola gelmeyenlerin başına yağdırılan taş yağmuru. Meâl-i Şerifi 176- Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti. 177- Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 178- "H aberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." 179- "Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 180- "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir." 181- "Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın." 182- "Ve doğru terazi ile tartın." 183- "Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." 184- "O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun." 185- Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin." 186- "Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz." 187- "Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver." 188- Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi. 189- Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi! 190- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir. 191- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 176-188- Eyke halkı, Eykeliler, -Leyke kırâetlerine göre, Leykeliler- Eyke yumuşak ağaç bitiren bataklık demek olup Medyen'e doğru deniz sahilinde bir yerin adıdır. Burda yaşayan birtakım insanlar vardı Şuayb (a.s) bunlara da gönderilmişti. Fakat onların kavminden değil, yabancı idi. Onun için "Ehûhüm" (Onların kardeşi) denilmeyerek sadece Şuayb, denilmiştir. Leyke, 'nün n a kl ile okunuşu olabilirse de merkezleri olan kasabanın ismi de (olabilir) deniliyor. Yani Leyke, taş yağmuruna tutulanların merkez şehirleri imiş. Şu halde Eshabüleyke (Leyke halkı), Eshabü'l-Hicr (Taş yağmuruna tutulanlar) demek olur. Bunların ticaretle m eşgul oldukları, zalim ve hilekar oldukları anlaşılıyor. 189-191- KISTAS: Mizan, terazi, kantar, çeki gibi ölçü birimi demektir ki, aslı Rumcadır, denilmiştir. Zulle günü (gölge günü), rivayet olunduğuna göre yüce Allah bunlara yedi gün, yedi gece şiddetli bir hararet musallat kılmış, nefesleri tıkanmış. Evlerinin içerisine sokulmuşlar duramamışlar, ovaya fırlamışlar. Bir bulut güneşe gölge olmuş, bir serinlik bir rahat duyar gibi olmuşlar; birbirlerine seslenerek altına toplanmışlar. O zulle, o gölgelik Allah tarafından bir ateş halinde üzerlerine inmiş, hepsini yemiş bitirivermiş. Bu şekilde üzerlerine istedikleri gibi gökten bir parça düşürülmüş, demektir. Bu olay burada kısaca anlatılan yedi olayın sonuncusudur. Peygamberi yalan sayanlara azab indirilişinin değişmez bir kaide olduğu bu yedi olay ile anlatılarak inkârcılara tehdit ve peygamberlere teselli yapıldıktan sonra buyuruluyor ki: Meâl-i Şerifi 192- Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193- (Resulüm!) Onu Rûhu'l-emin (Cebrail) indirdi; 194- Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine; 195- Açık parlak bir Arapça lisan ile. 196- O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı. 197- İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir? 198, 199- Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi. 200, 201- Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. 202- İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir. 203- O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?...diyeceklerdir. 204- (Oysa dünyada iken) Onlar bizim aza bımızı çarçabuk istiyorlardı. 205- Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek, 206- Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa, 207- O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. 208- Bununla birlikte, biz ha ngi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur. 209- (Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz. 210- Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi. 211- Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez. 212- Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. 213- O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun. 214- (Önce) en yakın hısımlarını uyar. 215- Ve sana uyan müminlere kanadını indir. 2 16- Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım." 217- Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. 218- O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. 219- Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.) 220- Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur. 221- Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? 222- Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler. 223- Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır. 224- Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar. 225, 226- Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? 227- Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir. 192-193- Ve hakikaten o; bahsi geçen âyetleri ihtiva eden Kur'ân şüphesiz âlemlerin Rabbının bir indirmesidir. Aslında O'nun sözü, O'nun sıfatı olup Arapça harflerle bu lafızları giydirip indirten O'dur. O'nun tarafından indirilmedir. Rabbül-âlemin (Âlemlerin Rabbi) ne tamlama yapılması; bu indirme, yüce Allah'ın büt ü n âlemleri içine alan bir terbiyesi ve acıması hükmünde bulunduğunu anlatmak "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 21/107) mânâsını hatırlatmak içindir. Âlemlerin Rabbinden onu o Ruh-ı Emin (Emin Ruh) indirdi (veya onunla o Emin Ruh indi). 194-RUH-I EMİN, O EMİN RUH, yani yüce Allah'ın emanetini yüklenmiş olan tam bir güvenlikle vahyini peygamberlerine ulaştıran Ruh, Cibril-i Emin (a.s)dir. Senin kalbin üzerine, yani yalnız üzerine indirmedi, kalbine, vicdan ve şuurun kaynağı olan varlığının bütün zerrelerine işletti, tamamen hafızana verdi ve bütün bundaki ahlâkı, bilgiyi ve irfanı sana meleke (alışkanlık) kıldı. Necmeddin-i Kübra tefsirinde der ki, "Tevrat da Hz. Musa (a.s)a levhalar halinde indirilmeyip de b öyle kalbine indirilmiş olsaydı, kızgınlık halinde onları elinden bırakıvermezdi ve gizli ilimleri öğrenmek için Hızır'ı aramaya gitmezdi. Âlemlerin Rabbı bunu böyle bütün kalbini kavramak üzere Emin Ruh ile indirdi ki, tam mânâsıyla güven sağlayıp O uyarıcılardan olasın. Yani uyarı ile peygamberlikleri meşhur olan yukarda adı geçen peygamberler gibi emin bir peygamber olup uyarasın. 195- Mübin, yani anlattığını açık ve güzel bir ifade ile anlatır bir Arapça lisan ile. Arapça aslında her mânâyı iyi anlatabilen bir dil olmakla beraber Kur'ân onu, en yüksek bir şekilde süsleyip açıklık getirerek parlatmıştır. 196-Bu sebepten yukarda anlatılan olaylarda yapılan uyarıların mânâsını anlamamakta Arapların hiçbir özrü yoktur. Bununla beraber o şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır. Yani önceki kitaplarda da bu Kur'ân'ın adı geçmiştir. 197-Böyle olduğunu inkâr ediyorlarsa. İsrail oğulları bilginlerinin onu bilmesi bile onu inkâr edenlere bir delil değil midir? İsrail oğulları bilginlerinden bir kısmı, Tevrat ve İncil de Peygamber (s.a.v) 'in sıfat ve özelliklerinin anlatıldığını söylüyorlardı. Kureyş de gidip onlardan bu haberi öğreniyorlardı. 198-199- Eğer biz onu Arapça bilmeyenlerin birine indirseydik, böyle bir mucize yapsaydık da onlara onu, o okusaydı -ki bu şekilde okunan Kur'ân aslında bir mucize olduğu gibi, okuyuş da başka bir mucize olurdu- yine ona inanmazlardı. Yabancı değil, pekala Arapça biliyormuş, derlerdi. 200-210- İşte bu Kur'ân'ın Allah'tan inme bir mucize olduğuna inanmayanlar böyle inatçı kâfirlerdir. Biz onu günahkarların kalplerine böylece sokmuşuzdur. Mânâsını anlarlar, fesahat ve belagatının (kusursuz ve fevkalade açık ifadelerinin) güzelliğini tanırlar, gerek tertibi ve gerek mânâ s ındaki gizli haberleri yönünden yapılması mümkün olmadığını ve bir benzerinin yapılamayacağını bilirler ve önceki kitaplarda bahsi geçtiğini de duyarlar, fakat ona iman etmezler, günahkar oldukları için inanmak işlerine gelmez, o uyarmalar hoşlarına g itmez, ta ki, o acıklı azabı görsünler, yani azabı görecekleri ana kadar inanmazlar, görmek için inanmazlar. Şimdi azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar? Yani azab gelince "Bize mühlet verilir mi?" (Şuarâ, 26/203) diyeceklerken şimdi " Bizi tehdit ettiğin (azabı) getir" (A'râf, 7/70), "Başımıza gökten (taş) yağdır" (Enfal, 8/82) diye acele mi ediyorlar? "Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır." Bunu şeytanlar alıp indirmedi, bir kısım inkârcılar peygamberliği, bir kahinlik gibi kabul ederek Kur'ân'ı, kahinlere yapılan cin ve şeytan aşılaması şeklinde göstermek istemişlerdi. Bununla onlar reddediliyor. Yani bunda hiçbir şeytan işi yoktur. Âlemlerin Rabbinden onu Emin Ruh i ndirdi, şeytanlar değil. 211- O hem onlara yaraşmaz, şeytana yakışır bir şey değildir, şeytanlığa terstir. Hem de güçleri yetmez, isteseler de yapamazlar. 212- Çünkü onlar işitmekten katî şekilde uzaktırlar. Mele-i alâ (büyük meleklerin toplandığı yer) yı dinlemek onlara yasaktır. "Onlar artık mele-i alâ da olup bitenleri dinleyemezler. Dinlemeye kalkışsalar her taraftan taşlanırlar" (Sâffat, 37/8), (Sâffât, 37/8 ve Cin, 72/9-8. âyetlerin tefsirine bkz.) 213- Böylece sakın Allah ile beraber diğer bir ilâha çağırma ki, azab edileceklerden olmayasın. Madem ki hakikat böyledir, sen o uyarıcı peygamberlerden olasın diye, bu Kur'ân sana Allah tarafından Emin Ruh ile indirilmiş ve şeytanlar işitmekten men olunmuştur. O halde sen de Allah'tan başkasına ne dua et, ne davet et! Peygambere bu hitabın böyle şirkten nehiy şeklinde gelmesi tevhid inancına davette ihlası (samimiyeti) artırmak için bir coşturma ve diğer mükellefleri korkutmada örnek olmak için bir inceliktir. 214- Hem en yakın hısımlarını uyar, yani önce içinde yaşadığın kendi hısımlarının en yakınlarından uyarmaya başla. Rivayet edildiğine göre bu âyet indirildiği zaman Peygamber (s.a.v) Safa tepesine çıktı, oymak oymak bütün akrabasını çağırdı, hepsi yanında toplandılar "Ben size, şu dağın arkasında düşman atlıları var, desem bana inanır mısınız?" buyurdu, "evet" dediler. "O halde ben size haberci geldim, ileride şiddetli bir azab var" buyurdu. 215- "Kanadını indir." Kanad indirmek alçak gönüllülükle merhamet ve şefkat mânâsına istiaredir. Müminlerden sana tabi olanlara ki, gerek yakınlarından olsun, gerek olmasın. 216- Yok sana karşı gelirler, yani tabi olmazlarsa ben sizin amellerinizden uzağım, sorumluluğunu kabul etmem de. 217- Sen o Aziz ve Rahim'e; yani düşmanlarını yok etmeye ve dostlarına yardıma güç ve kuvveti yeterli olan yüce Allah'a güven. O onların kötülüklerinden seni korur. 218- O ki kalktığın zaman görür, yani namaza, özellikle teheccüde veya iyiliği emretmeye, Allah'ın dinini yükseltmeye kalkarken seni ve secde edenler arasında dönüp dolaştığını, namaz kılanlara imam olarak hareket tarzını veya müminleri kontrol için aralarında dolaştığını veya Allah'ın dinini yükseltmekte müminler arasında gayretini veya peygamberlik görevini y erine getirmek için peygamberler arasındaki hizmetlerini. Bir de "dünyaya gelinceye kadar müminden mümine atalarının sulbünden gelişini" diye bir mânâ verilmiş ise de, bu intikal geçmişte olup âyetin ifade şekli şimdiki ve gelecekteki hali belirttiğinden, bu mânânın burada dolaylı kullanılması uzak görünmektedir. 219- O ki kalktığın zaman görür, yani namaza, özellikle teheccüde veya iyiliği emretmeye, Allah'ın dinini yükseltmeye kalkarken seni ve secde edenler arasında dönüp dolaştığını, namaz kılanlara imam olarak hareket tarzını veya müminleri kontrol için aralarında dolaştığını veya Allah'ın dinini yükseltmekte müminler arasında gayretini veya peygamberlik görevini yerine getirmek için peygamberler arasındaki hizmetlerini. Bir de "dünyaya geli n ceye kadar müminden mümine atalarının sulbünden gelişini" diye bir mânâ verilmiş ise de, bu intikal geçmişte olup âyetin ifade şekli şimdiki ve gelecekteki hali belirttiğinden, bu mânânın burada dolaylı kullanılması uzak görünmektedir. 220- Her halde O, herşeyi işiten her şeyi bilendir. Bütün söylediklerinizi işitir, niyetlerinizi bilir, ona göre mükafatını verir. Bu sebepten her yönden güven ve emniyete, dua ve ibadete layıktır. 221- Şeytanlar kimin üzerine iner, size haber vereyim mi? Yukarda Kur'ân'ın şeytan telkini olamayacağı anlatılmıştı. Şimdi de şeytanların kimler üzerine ineceği anlatılarak Hz. Peygamber'in yüce şahsiyetine şeytanların yanaşamayacağı ifade ediliyor. 222-Bakınız şeytanlar kimin üzerine inerler: Her bir effâk-i esim üzerine inerler, nerede bir effâk, çok yalancı, yalan uydurucu, iftiracı sahtekar; esim, günahtan korkmaz, vebal yüklenen, kötülük işleyen kimse varsa onlara inerler. Şeytan inmek için önce böyle günahtan, yükten çekinmez, sahteci, kötülükçü, kötü nefisleri arar. Bu şekilde birleşmeleri arasındaki ilgi ve yakınlığına göre olur. Bu ise Hz. Muhammed (s.a.v)in ahlâkına tamamen zıddır. 223- İkinci olarak ki onlara kulak verirler. Yani günahtan korkmaz sahtekârlar, o şeytanların telkinlerine kulak verir, dinlemek için hazırlanırlar çoğu yalancıdırlar. Yani söylediklerinin çoğunu yalan söylerler, Şeytanlar onlara bir kuruntu ve zan aşılarlar, onlar da kendi hayallerine göre uydurur uydurur söylerler. Onun için kahin sözlerinin bazısı rastgelse bile ç oğu yalan çıkar. Muhammed Aleyhisselam'ın davranışları ve sözleri hâşâ böyle değildir. O birçok gizli şeylerden haber vermiş ve hepsi doğru çıkmıştır. Hiç yalanı işitilmemiş ve görülmemiştir. Bütün özelliği doğruluktur. Kur'ân'ın icazı hem mânâ, hem de söz yönüyle olduğundan, inkârcılar mânâdaki Allah bilgisi ve gizli sırları, şeytan ve falcılığa dayamak istedikleri gibi, tertipteki güzelliği de şiir türünden göstermek istedikleri için, her ikisini de reddetmek üzere buyruluyor ki; 224- Şairler ise onları çapkınlar ve sapkınlar takip ederler. Hak ve gerçek peşinde değil, sade bir istek, arzu ve hevesleri peşinde giden, hep zevk ve eğlence arayan şaşkınlar ve azgınlar onların ardına düşerler. 225- Görmez misin onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını? Şiir de esas hüküm değil, yalnız nefsin duygularını, zevkini veya iğrenmesini gıcıklayacak duygulardır. Onun için şairler, eğri doğru, iyi kötü her konuya dalar, her vadide otlar ve ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dala r sa o kadar etkili olacağından her telden çalmak için, iyi ve kötü her vadide sarhoş bir şekilde dolaşırlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Sözleri işlerini tutmaz ve işte bu iki özelliklerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınl a r düşerler. Bu sebepten bu şairlerde Hz. Muhammed'e ve o Peygambere tabi olan Muhammed ümmetine benzemezler. 226- Görmez misin onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını? Şiir de esas hüküm değil, yalnız nefsin duygularını, zevkini veya iğrenmesini gıcıklayacak duygulardır. Onun için şairler, eğri doğru, iyi kötü her konuya dalar, her vadide otlar ve ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dalarsa o kadar etkili olacağından her telden çalmak için, iyi ve kötü her vadide sarhoş bir şekilde d olaşırlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Sözleri işlerini tutmaz ve işte bu iki özelliklerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınlar düşerler. Bu sebepten bu şairlerde Hz. Muhammed'e ve o Peygambere tabi olan Muhammed ümmetine benzemezler. 227- Şeytanîdirler Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, sözleri işlerine uygun olarak iyilik isteyenler ve Allah'ı çok ananlar, şiirlerinin çoğu Allah'ı birleme, O'na hamd ve şükretme ve O'nun yüceliğini ifade ile Allah'ı anma ve yarattığı şeylerden O'nun kudretini hatırlama, ile O'na kulluk yapmayla ilgili olanlar ve kendilerine zulmedildikten sonra öclerini alanlar müstesna. Yani hiciv yaparlarsa kendilerine, yani müminlere yapılan zulmün öcünü almak, söylenen hicvi r eddetmek için söylerler. İşte böyle; mümin, iyi, Allah'ı zikreden ve müminlere yapılan zulüm ve haksızlığın öcünü alan, hakkın savunucusu Abdullah b. Revaha ve Hassan b. Sabit ve Ka'b b. Malik ve Ka'b b. Züheyr gibi müslüman şairleri o kötü hallerden müstesnadırlar. Bunlar sadıktırlar, bunlara tabi olanlar sapkın değildirler. O zulmedenler ise hangi dönüşe (akıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler. Yahut hangi dönüş meydanında yuvarlanacaklar. Bu cümlenin zalimlere ne kadar şiddetli bir tehdit ifade ettiği açıktır. Yani bugün müslümanlara zulmeden o zalimler, bugünkü yaptıkları zulum ile nasıl bir uçuruma yuvarlanmakta olduklarını öldükleri zaman anlayacaklar. Aynı zamanda bu cümle, İslâm dininin dünyada zalimlere karşı yapacağı hak ve adalet i nkılabının önemini hatırlatmaktadır ki, geleceğe ait bu gizli haberin önemi çok açıktır. Bunun için geçmişten bunu açıklayacak bir misal, gelen sûredeki harika (mucize) larla ortaya konularak gelecek müjdelenecektir.
KASAS: 1-4- İfadesi güzel, parlak kitap, açıkça ortaya koyup açıklayan kitap ki, kastedilen Kur'ân'dır. Levh-i Mahfûz, diyenler de vardır. Tilavetle okuyacağız. TİLAVET: Takip etmek, arkasına düşmektir. Râgıb'ın açıklamasına göre özellikle Allah Teâlâ'nın indirilmiş kitaplarını ya okumak veya içindeki emir ve yasağı, teşvik ve sakındırmayı dikkatle takip etmektir. Demek ki tilavet okumaktan bir yönden daha özeldir. Burada ise Cebrail aracılığı ile okumak ve indirmekten mecazdır. Onlardan bir zümreyi ki, İsrailoğullarıdır. Deniliyor ki, kahinin birisi Firavun'a şöyle demiş: İsmail oğullarında bir çocuk doğacak, senin devletin onun eliyle gidecek. Çünkü o cidden bozgunculardandı. Bir maksadı için yeryüzünü bozguna uğratmaktan çekinme zdi. 5-6- Onun için bu kadar günahsız çocukları, peygamberlerin çocuklarını kesiyor, kızları erkeksiz bırakarak dilediği gibi kullanmak istiyor. "Firavun ve Hâmân'a gösterelim" yani korktukları şeyi başlarına getirelim, İsrail oğulları sebebiyle devletlerinin sona ermesini, kendilerinin yok olmasını görsünler. Hâmân, Firavun'un veziridir. Hem onları önderler yapalım, yani din ve dünyada öncül kendilerine uyulur imamlar. Hem de onları o varisler yapalım, yani "Hor görülüp ezilmekte olan o ka v mi de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına, batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrail oğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helak ett i k" (A'râf, 7/137) âyetinde açıklanan varisler 7-8-9- "Musa'nın annesine vahyettik..." Bu vahyin peygamberlik vahyi değil, ilham veya rüya demek olduğunu söylüyorlar. Demek ki ilham, kelâmcıların dediği gibi genel için ilim sebeplerinden olmamakla beraber, sahibi için ameli gerektirecek bir kuvvet olabilir. Bundan dolayı burada "Çünkü biz sana onu geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız." ilâhî vaadi tahkik sigası ile kesinlik de ifade etmektedir. Hem bir annenin yavrusunu emzirmek doğal duygusu kadar kuvvetli bir kesinlik. Şu halde peygamberin peygamberliği değilse de velilerin kerameti çeşidinden olduğunda şüphe yoktur. Anlaşılıyor ki bu ilham, Musa doğduktan sonra olmuş ve biraz emzirilmiş, bu emzirme müddeti üç ay denilmiştir. N i l, "hatâ"dan değil "hatîe" dendir. Çünkü kelime "hatâ"dan olsaydı "muhtiîn" denilirdi. Bu âyet "Kendilerine bir düşman ve bir tasa olması için" hikmetinin sebebini açıklamaktır. Yani cani oldukları için Allah tarafından o şekilde imtihan olacaklar d ı. Yoksa caniler onu bırakmazlardı. 10-13- Musa'nın anasının da kalbi yani gönlü bomboş sabahı etti. Bunun açıkça ifadesi, ne olup bittiğinden hiçbir haber almayarak şaşkınlık ve tasadan gönlüne hiçbir şey girmiyor, aklı sıfıra inmiş bir halde, demektir. Az daha onu meydana çıkaracaktı, telaş ve acele ile haber alacağım diye, yaptığını sezdirecek Musa'yı ele verecekti. Onun, yani Musa'nın kız kardeşine kardeşinin izini takip et, ne olduğundan bir haber al, demişti. Türkçede müzekker v e müennes zamiri ayrılmadığından Türkçede "kızkardeşine" denilince annesinin kız kardeşine denilmiş gibi anlaşılıyor. Halbuki değil dir. Şu halde görünen "kendi kızına" denilmesi iken "Musa'nın kızkardeşi" denilmesi şefkatin özellikle vurgulanması b akımından daha beliğ olmuştur. Yani kendi kızı olduğu için değil. Musa'nın kızkardeşi olduğu için takibini istemişti. O da onu uzaktan gözledi ve gördü onlar, yani Firavun ailesi, farkında değillerdi, gözettiğinin veya kızkardeşi olduğunun fa r kına varmıyorlardı. Meâl-i Şerifi 14-21- 14- Musa yiğitlik çağına girip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükafatlandırırız. 15- Musa, halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbirleriyle döğüşür buldu. Kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan yardım diledi. Musa da ötekine bir yumruk indirip onun ölümüne sebep oldu. "Bu, şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bi r düşmandır" dedi. 16- Musa, "Rabbim! Doğrusu kendimi ziyana uğrattım. Beni bağışla!" dedi; Allah da, onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olan ancak O'dur. 17- Musa, "Rabbim! Bana lutfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka olmayacağım" dedi. 18- Şehirde korku içinde, (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryad ederek yine ondan imdat istiyor. Musa ona dedi ki: "Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!" 1 9- Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Demek arabuluculardan olmak istemiyor da, bu yerde ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun sen!" 20- Şehrin öbür ucundan bir adam geldi ve dedi ki: "Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." 21- Musa korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar" dedi. Meâl-i Şerifi 22- Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Umarım Rabbim beni doğru yola iletir." dedi. 23- Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de (hayvanlarını suyun olduğu yerden) geri çeken iki kadın gördü. Onlara "Derdiniz nedir?" dedi. Şöyle cevap verdiler: "Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. " 24- Bunun üzerine Musa, onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi ve "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım" dedi. 25- Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi. "Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor." Musa, ona (Hz. Şuayb'a) gelip başından geçeni anlatınca o, "korkma, o zalim kavimden kurtuldun" dedi. 26- (Şuayb'ın) iki kızından biri: "Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi. 27- (Şuayb) Dedi ki: "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşaallah beni iyi kimselerden bulacaksın." 28- Musa şöyle cevap verdi: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım demek ki, bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekildir." 22-28- "Medyen", yukarda geçtiği üzere Şuayb (a.s)'ın memleketidir. VÜRÛD, suya gitmek, SUDÛR, sudan dönmek olduğu gibi, ISDAR da hayvanları sudan çekip götürmektir. RİÂ': Raî'nin çoğulu, çobanlar, ZEVD: Engel olmak ve geri çekmek; yani diğerleri sularken, bu ikisi hayvanlarını sakındırıp duruyorlar. Burada iki mânâ vardır: Birisi harfi, "fakir" kelimesinin sılası ve fiili muzari mânâsına olmak üzere "Yarab her ne hayır indirirsen muhtacım" demektir. Birisi de harfi illet için olmak üzere "Yarabbi! Hakkımda hayır olmak üzere başıma getirdiğin bu kadar olaylardan dolayı bir fakir oldum, çok muhtacım" demektir ki, bu mânâ daha uygundur. Meâl-i Şerifi 29- Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm" dedi. 30- Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: "Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım." 31- Ve "Asânı at!" denildi. Musa (attığı) asâyı yılan gibi debrenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın." (buyuruldu.) 32- "Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır." (diye seslenildi) 33- Musa dedi ki: "Rabbim! Ben onlardan birini öld ürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum." 34- "Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum." 35- Allah buy urdu: "Seni kardeşinle destekliyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tabi olanlar üstün geleceksiniz." 36- Musa onlara apaçık âyetlerimizi getirince, "Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik" dediler. 37- Musa şöyle dedi: "Rabbim, kendi katından kimin hidayet rehberi getirdiğini ve hayırlı akibetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki zalimler, kurtuluşa eremezler." 38- Firavun: "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki, Musa'nın ilâhına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir." dedi. 39- O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. 40- Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zalimlerin sonu nice oldu! 41- Onları ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. 42- Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır. 29- "Musa süreyi tamamladı". İlk bakışta hangi müddeti ödediği belli olmuyor gibi ise de düşünülünce fazlasını ödediği, yani on yıl çalışma müddetini tamamladığı ve hiçbir müddeti kalmadığı anlaşılır. Çünkü cömert olan sözünü yerine getirir, bu husustaki kaynaklar da buna işaret etmektedir. Hatta bazılarına göre on sene daha fazla kaldığı rivayet e d ilmiştir. Ve ailesiyle yürüdü, yola çıktı, nereye gidiyordu? Bu açıklanmıyor, bazıları Mısır'a demişler ve fakat "Beni hemen öldürmelerinden korkarım." demesi buna aykırı görünür. Bazıları da Kudüs'e demişler ki daha doğru ve daha uygun görünür. Tûr tarafından yani dağ yönünden bir ateş hissetti, gördü. Dikkat edilirse bu ifade son derece basit ve açık görünmekle beraber, işaret ettiği şeylerde açıklamalara sığmayacak bir çok derinlikler vardır. Mesela "if'âl" babından veya "mufâale" babında n olması mümkün olan bir his ve duygu ifade etmekle birlikte, kaba bir duygunun değil, yakınlık ifade eden derin ve insanî bir ince duygunun ifadesidir. Nitekim "Eğer onlarda bir olgunlaşma hissedip görürseniz" (Nisa, 4/6) âyetindeki "olgunluk görm e k" de derin bir duygudur. Şüphesiz "ehasse" denilmeyip de "ânese" denilmesi, özel bir incelik taşımaktadır. Bunu ancak zevk takdir eder kelimesindeki tenvinin belirsizliğindeki gariplik ve acaiplik de öyledir. Belki ondan size bir haber getiririm. D emek ki yolda, bir haber almaya muhtaç sıkıntılı bir durumda bulunuyorlardı, bunu şu rivayetlerle açıklamışlardır: 1- Kış mevsiminde ailesiyle, malıyla çıkmış ve Şam melikinden korkarak ana yoldan başka bir yol tutmuştu, karısı hamileydi. Çölde gidiyor, yollarını bilmiyorlardı, bu yürüyüş onu soğuk karanlık bir karlı bir gecede Tûr'un sağına, batı tarafına götürmüştü. 2- Hanımına gösterdiği titizlikten geceleyin arkadaşları ile buluşur, gündüz onlardan ayrılırdı. Bir gün yolu şaşırdı, gece geldi çattı. Derken hanımının doğum sancıları tuttu. Çakmağını çaktı ateş almadı, bir de baktı uzaktan bir ateş parlıyor; işte o vakit "Durun, dedi, ben bir ateş hissettim, belki ondan size bir haber getiririm yahut ateşten bir parça..." 30- Derken oraya va rınca nida olunup seslenildi vâdinin sağ kıyısından. Musa'ya göre sağ veya "eymen" sözünün bir diğer mânâsıyla, vâdinin en uygun kıyısındaki. "Sağdan itibaren" ifadesine göre, işaretle sağ demek olur. O mübarek buk'ada. BUK'A: Yanındaki araziden bir başka türlü olan arazi parçası demektir. Mübarek olması, Allah Teâlâ'nın özellikle âyet ve nurlarının orada ortaya çıkmış olması, yani peygamberliğin ve Allah ile konuşmanın burada meydana gelmiş olması sebebiyledir. Ağaçtan seslenildi. Bu ağacı bazıları Unnab kına; bazıları semüre, deve dikeni cinsinden bir çöl ağacı; bazıları avsec, yani sincan dikeni veya Musa ağacı denilen dikenli bir ağaç; bazıları da ulleyk, yani sarmaşık veya böğürtlen diye rivayet etmişlerdir. Alûsî diyor ki: Bu g ü nkü Tevrat'ta bahsedilen de Ulleyka'dır. Bu ibaresi den bedel-i iştimaldir. Ağaç seslendi değil, ağaçtan seslenildi şöyle diye:<D> Ya Musa! Hakikat ben'im, ben âlemlerin Rabbı Allah. Tâhâ Sûresi'nde "Ey Musa muhakkak ben, senin Rabbinim" (Tâhâ, 19/12) diye seslenildi, Neml Sûresi'nde de "Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksiklerden münezzehtir!" (Neml, 27/8) diye seslenildi, diye geçmişti. İmam Fahreddin Razî bu farkların sebebini anlatmak için der ki: "Bunların arasında zıtlık yoktur. Allah Teâlâ hepsini anlatmış, fakat her sûrede o seslenmenin bir kısmını nakletmiştir." Kâdî ve Ebu's-Suûd da "Fark yalnız sözdedir, asıl kastedilen mânâda farklılık ve zıtlık yoktur" demişl e r; bu ise Kur'ân yalnız mânâyı hikaye etmiş demek olacağından "nidâ" (seslenme)nin bir söz ve ses değil, yalnız bir mânâdan ibaret olduğunu zannettirebileceği gibi, kıssanın üç sûrede tekrar edilmesinin sebebini de açıklamıyor. Halbuki her birinde kıssa, s adece bir tekrardan ibaret olmayıp diğerlerinde söylenmeyen bir yönüyle açıklanmış olduğundan Razi'nin dediği gibi "nida" (seslenme)nin içinde bulundurduğu ifade de budur. Hepsinin ortaya çıkardığı gerçek Musa (a.s)'nın bir sözü, söz olarak işitmiş olması d ır. Burada Mûtezile demişlerdir ki açıkça gösteriyor ki, Musa (a.s) seslenmeyi ağaçtan işitmiştir. Ve bu seslenme ile konuşan da Allah Teâlâdır. Halbuki, yüce Allah bir cisimde olmaktan münezzehtir. Demek ki, yüce Allah'ın konuşması, ancak bir cisimde söz yaratmaktır. Buna karşı kelâm sıfatının ezelî olduğunu kabul eden Ebu Mansur Matüridî ve Maveraünnehir Türk âlimleri derler ki: "Allah Teâlâ'nın zatı ile ezelî olan kelâm-ı kadîm, işitilmez, işitilen ancak ses ve harflerdir. Ve işte ağaçta yaratı l an ve ondan işitilen, odur. Ebü'l-Hasen-i Eş'arî de demiştir ki: "Cisim ve araz olmayan zatının görülmesi mümkün olduğu gibi, harf ve ses olmayan ilâhî kelâmının da işitilmesi mümkündür." İmam Gazali de, bunu desteklemiştir. Sofiyye'den bazıları da demiştir ki; ses ile söylenen sözü işitti ve bu, yüce Allah'ın hikmeti gereğince, dilediği şekillerden birinde görünmesinden sonra oldu. Öyle ki, her türlü mekan, zaman ve eksikliklerden beri olan Allah Teâlâ görünmesine rağmen, yine kendi zatî hali üzere, hatta bu kayıttan bile uzak olarak bakî ve ebedî idi. Sahih hadiste rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ, kıyamet gününde kullarına bir surette görünecek, ben Rabbinizim, diyecek de tanımayacaklar, sonra diğer bir surette görünecek o zaman tanıyacaklar. Eğer o z aman böyle görünse idi, daha sonra mikatta "Bana (kendini) göster, göreyim" (A'râf, 7/143) dileğine ihtiyaç duymaz veya "Sen beni asla göremezsin" (A'râf, 7/143) kelâmı ile karşılanmaz veya "Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü" (A'râf, 7/143) tecellisi daha o zaman olmuş olurdu. Hasan-ı Basrî Hazretleri, Musa (a.s)'ya vahiy seslenmesi ile seslenildi "Vahyedilene kulak ver" (Tâhâ, 20/13) âyeti buna delildir, demiş; âlimlerin çoğunluğu buna razı olmamış. Allah Teâlâ ona vasıtasız söz söyledi, buna delil, "Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu" (Nisâ, 4/164) âyetidir. Zira vahiy olsaydı, peygamberler arasında "kelim"ismi, Hz. Musa'ya özellikle verilmezdi. "Festemi' limâ yuha" da vahiy ile değil, açık söz il e söylenmiştir, demişlerdir. Fakat burada "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, Hakim'dir." (Şûrâ, 42/51) âyetini unutmamak gerekir. Çünkü diğer müfessir l er de Musa'ya olan konuşmanın "illa vahyen" kısmında dahil olduğunu söylemişlerdir. Şu halde Hasan-ı Basrî Hazretlerinin maksadının bu olması gerekir. Çünkü bu âyette vahiy, elçi göndermek suretiyle vahye karşılık söylendiğinden vasıtasız vahiy demektir. B u da yalnız mânânın kalbe verilmesiyle olabileceği gibi, lafzın verilmesiye de olabilir ve Musa'ya da böyle olmuştur. 31- Üzerine atfolundu, yani bir de şöyle seslenildi: Bırak o asânı. Bu gibi "fâ"lara "fasîha" denilir, hal delaletiyle hazfolunmuş cümleleri haber verir ki: "Bunun üzerine bıraktı, bırakınca sanki bir yılan imiş gibi oynamaya başladı, öyle oynuyor görünce" demektir. "Ey Musa! Yaklaş, korkma. Çünkü sen gönderilen peygamberlerdensin." Bu cümlede bir "kavl" takdir edilmiştir. Yani böyle denildi. Çünkü Neml Sûresi'nde geçtiği üzere "(Korkma) çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz" (Neml, 27/10) buyurulmuştur. Ceyb aslında gömleğin, cübbenin baş tarafındaki açıklığa denir ki, koyun dediğimiz yaka açığıdır. Bildiğimi z ceb için kullanılması daha sonra olmuştur. 32-35- Korkudan açılan kollarını kendine çek. Cenah'tan kastedilen iki koldur. Bu emir, iki mânâ'ya işaret eder: Birincisi, bu yerde muhabbet ve sevgiden korkup kaçma da kollarını kavuşturup emre hazır ol. İkincisi; herhangi bir korku durumundan da kaçma, etrafını derle topla, cesaret göster demektir. İşte bu ikisi, asâ ile beyaz el ki, birisi korkutur, birisi aydınlatır ve teşvik eder. Ve sizin için bir kudret ve saltanat vereceğiz. Yani büyük bir s a taşma ve galibiyet kuvveti vereceğiz de ikinize de erişemeyecekler. Ne el uzatabilecekler, ne de manen ve maddeten, ilim ve delil yönünden derecenize ulaşabilecekler... Âyetlerimiz hakkı için, mucizelerimiz, bilhassa o iki mucize sayesinde siz ve size tabi olan galip geleceksiniz. Demek yalnız kendileri değil, kendilerine uyanlar da galip gelecekler. 36- Bu dediler, yani senin âyet diye getirdiğin başka değil uydurma bir sihir, yani eskiden bilinmeyip yeni icad olunmuş bir sihir veya hiç aslı esası olmayıp yalnız göz boyama kabilinden olan bir sihir veya Allah'a iftira edilen bir sihir ki şimdiye kadar içimizde görülmediği gibi biz bunu, böyle bir sihri veya bu davayı eski atalarımızdan da işitmedik. Demek ki yeni muv a ffakıyetler yeni âyetlerle meydana geliyor, gerçekten faydalı olan şeyleri eskiden yoktur diye reddedenler mahrum kalıyor. 37- Onun için onların, yeni çıkmış sihir demelerine karşı Musa da şöyle dedi: Rabbim daha iyi bilir. Katından hidayetle gelen kim ve hayırlı akıbetin kimin olacağını, yani bu dünya yurdunun sonunda hayırlı akıbet kimin olacak, akıbetin iyisi de olur, kötüsü de nitekim; "Sonunda... akıbetleri pek fena oldu" (Rûm, 30/10) buyurulmuştur. Fakat çoğunlukla "(En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir." (Kasas, 28/83) gibi ile kullanıldığı zaman hayırlısı demek olur. Burada da kaydıyla hayra iyiliğe işaret olunmuştur. Muhakkak ki bu zalimler felah bulmaz, zulüm ve haksızlık edenler murada eremez, Hakk'ın âyetlerin i, delillerini uydurma sihirdir diye reddedenlerin haksız zalimler olduğunda ise şüphe yoktur. 38- Firavun ise, bak ne zalim! Cemiyetini toplayıp da dedi ki: Ey millet, ey şu gözler dolduran topluluk, ben sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Çok iyi bilir ki, şu mahlukatı yaratan kendisi değildir, kendisini de bir yaratan vardır. Fakat uluhiyetin yalnız Allah'ın olduğunu tanımıyor. Yaratmak ve yaratıcılık kavramlarına haksızlık ediyor, hukuk ve hukuk koyuculuğu kendi koyar m ış ve kendi dilediği gibi yaparmış, ne isterse o olurmuş, hükmünü ve idaresini bozacak üst bir makam ve kuvvet yokmuş gibi gösteriyor. Bu sebepten insanlar, onun idaresine boyun eğmekten başka bir şey tanımasın, hep onu sevsin, hep ondan korksun, hep ona kul olsun, ona tapsın istiyor, hem mabudluk iddia ediyor, hem de sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum diyor. İlk önce yoktur demiyor, bilmiyorum diye insaflı görünmek istiyor. Göklerin ve yerin Rabbi sanki gökyüzünü araştırmakla görünmesi gereken b i r cisim ve bir cismi varmış gibi zannettirerek halka karşı ilim ve fen yolunda bir oyun ve tuzak yapmak üzere de diyor ki: Ey Hâmân! Haydi benim için çamur üzerine bir ateş yak, tuğla pişir demeyip bu sözü kullanması, kerpiçi pişirip tuğla yapmayı ilk defa Firavun düşünmüş olduğundan bu şekilde sanatı öğretmiş olduğu söyleniyor. Hem bana bir kule yap, gökyüzünü araştıracak bir rasat kulesi yap. Belki çıkar Musa'nın ilâhını öğrenmiş olurum, ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir. Ya n i âlemlerin Rabbı tarafından peygamberlik davasında yalancı olduğunu zannediyor ise de her ihtimale karşı sanki ilim ve irfan içerisinde bilfiil araştırma yaparak o yalanı meydana çıkaracak ve eğer onun ilâhını bulursa, sanki onun da hakkından gelecekmiş g ibi görünmek istiyor. Bazıları bunun sadece laftan ibaret kaldığını ve öyle bir kule ile göğe çıkmanın akla ters düştüğünü söylemişlerse de, diğer taraftan böyle bir kulenin yapılıp yıkıldığını nakletmişlerdir. 39- O ve askerleri haksız yere büyüklük taslamak istedi. Bilmiyorum demekle kalmadı. Şuarâ Sûresi'nde geçtiği üzere "Benden başkasını tanrı edinirsen, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" (26/19) dedi. Nâziât Sûresi'nde de geleceği üzere etrafındakileri toplayıp "Ben sizin en y üce rabbinizim" (79/24) diye bağırdı. Ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. 40- Biz de onu ve ordularını yakalayıp da denize atıverdik. Şimdi bir bak zalimlerin sonu nice oldu! 41- Biz onları öyle öncüller, öyle başkumandanlar yaptık ki ateşe çağırırlar, cehenneme götürecek iş ve hareketlere davet ederler de kıyamet günü yardım görmezler 42- hem bu dünyada arkalarına bir lanet taktık. Allah'ın, meleklerin ve insanların lanetlerini hem de kıyamet günü onlar, o çirkin, o nefret edilmiş ve o kovulmuşlardandırlar. Çünkü tekebbür yalnız Allah Teâlâ'nın hakkıdır. Bir kudsî hadiste "Kibriya benim ridam, azamet izarımdır; her kim bunlardan birisinde benimle çekişirse, ben onu ateşe koyarım" buyurulmuştur. Onun için, ondan başkasının kibirlenmesi, haksız ve boş yere kibirlenmedir. Gelelim kıssadan hisseye: Meâl-i Şerifi 43- Andolsun ki biz, ilk nesilleri yok ettikten sonra Musa'ya olur ki düşünür, öğüt alırlar diye, insanlar için apaçık deliller, hidayet rehberi ve rahmet olarak o Kitab'ı (Tevrat'ı) vermişizdir. 44- (Resulüm!) Musa'ya emrimizi vahyettiğimiz sırada sen batı yönünde bulunmuyordun ve (o hadiseyi) görenlerden değildin. 45- Bilakis biz (o zamandan senin zamanına kadar) nice nesiller var ettik de, onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Sen onlara âyetlerimizi okuyarak, Medyen halkı arasında bulunanlardan da değildin; aksine biz (başka) peygamber göndermiştik. 46- (Musa'ya) seslendiğimiz zaman da, Tûr'un yanında değildin. Bilakis senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik), ola ki onlar düşünüp öğüt alırlar. 47- Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde, "Rabbimiz! Ne olurdu bize bir peygamber gönderseydin de, âyetlerine uysak ve müminlerden olsaydık" diyecek olmasalardı (seni göndermezdik). 48- Fakat onlara tarafımızdan o hak (peygamber) gelince, "Musa'ya verilen (mucizeler) gibi ona da verilmeli değil miydi?" dediler. Peki daha önce Musa'ya verileni de inkâr etmemişler miydi? "Birbirini destekleyen iki sihir" demişler ve şunu söylemişlerdi: "Doğrusu biz hiçbirine inanmıyoruz." 49- (Resulüm!) De ki: "Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (bana ve Musa'ya inen kitaplardan) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!" 50- Eğer sana cevap vermezlerse, bil ki onlar, sırf heveslerine uymaktadırlar. Allah'tan bir yol gösterici olmaksızın kendi hevesine uyandan daha sapık kim olabilir? Elbette Allah zalim kavmi doğru yola iletmez. 43- Andolsun biz Musa'ya o kitabı, yani Tevrat'ı verdik. İlk nesilleri yok ettikten sonra. Demek ki, Kur'ân lisanında birinci nesil Firavun'un helaki ile sona eriyor. Ve işte Tâhâ Sûresi'nde Firavun'un "Öyle ise önceki milletlerin hali ne olacak!" (Tâhâ, 20/51) sorusuna "Musa, onlar hakkındaki bilgi, dedi, Rabbimin yanında bir kitapta bulunur. Rabbim ne yanılır, ne de unutur" (Tâhâ, 20/52) cevabının mânâsının bu olduğu, buradan anlaşılıyor. Firavun'un yok olmasından veya Tevrat'ın indirilmesinden İslâm'ın doğuşuna kadar "Kurûn-ı vustâ (orta nesiller) oluyor. İslâm'ın doğuşu ile de ahir zaman, yani "Kurûn-ı uhra" (son nesiller) başlıyor. Demek ki, Hz. Musa'nın peygamber olarak gönderilme s i ile birinci nesiller kapanıp orta nesiller açıldığı gibi, Hz. Muhammed'in peygamber olarak gönderilmesi ile orta nesillere son verilip son nesiller başlıyor. Ancak Hz. Musa'nın peygamberliğinden Firavun'un suda boğulmasına kadar olan zaman ilk nesillere dahil edildiği gibi, Hz. Muhammed'in hicretine kadar olan müddet de orta nesillere dahil edilerek İslâm tarihi Hicret'ten başlamıştır. İşte Tevrat'ı birinci nesillerin helakinden sonra insanlar için apaçık deliller hidayet rehberi ve rahmet olmak üzere verdik olur ki, düşünür, öğüt alırlar, diye. Önceki nesillerin halini düşünür, ibret alırlar da Firavun ve askerleri gibi zulüm, haksızlık etmezler, ateşe girmezler, diye. Bu şekilde Tevrat'ın indiriliş hikmetini açıkladıktan sonra, Kur'ân'ın i ndiriliş hikmeti ile Muhammed (s.a.v)in peygamberliğini anlatmak için buyuruluyor ki: 44- Sen ise batı tarafında, o dağın batı yakasında Musa'nın levhaları aldığı mikat yerinde değildin. Musa'ya o emrimizi vahyettiğimiz sırada, yani o vahiy ve Tevrat ile hüküm verip peygamberliği işini sağlamlaştırdığımız zaman, Musa'nın yanında olmadığın gibi şahidlerden de, görenlerden de değildin. O zaman o sırada hazır mevcutlardan da değildin. 45- Ve fakat biz nice nesiller var ettik, birinci nes illerin helakinden sonra Tevrat'ın hidayet coşkunluğu ile orta nesiller meydana geldi. Onların üzerinden uzun zamanlar geçti. Zamanın geçmesiyle kocadılar, şaşkınlaştılar, o neşe köreldi. O iman dinçliği, o amel kudreti kalmadı, kalpler katılaştı, d i n duygusu söndü, çeşit çeşit bid'atlar, ihtilaflar, bozmalar ile şeriat ve hükümler bozuldu, özellikle sonlarına doğru günah ve uyuşukluk çoğaldı. Bundan dolayı ilâhî hikmet gereği yeni bir ruh ile, yeni bir hukuk gerekti. Musa'nın hissettiği o ateşi yeni d en duyurmak, Allah sevgisi ile yeni bir hayat istek ve arzusu vermek için yeni bir kitap, yeni bir peygamberle haberleri ve hükümleri yenilemek gerekti; bu sebeple, sana vahiy gönderip bunları bildirdik. Tevrat, orta nesilleri aydınlatmak için verildiği g i bi, bu şekilde Kur'ân da orta nesillerin uyuşukluğuna son verip yeni nesilleri aydınlatmak için gönderildi. Fıkıhta "ezmanın teğayyürü ile ahkamın teğayyürü inkâr olunamaz" (Zamanın değişmesi ile hükümlerin değişmesi inkâr edilemez) kaidesinin bir aslı demek olan bu veciz âyet, Hz. Muhammed (s.a.v)'in peygamber olarak gönderilmesinin bir sırrını ve hikmetini göstermekte ve Kur'ân'ın her zaman hakim olabilmesinin esas yönünü anlatmaktadır ki, uzun zaman geçerek eskimiş olan insan toplumunu ilâhî bir e m ir olan bir doğuş "son bir doğuş" ile yenilemek kanunu, bunun doğruluğunu ispat eden Hadid Sûresi'nde gelecek olan "İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen gerçek için kalplerinin saygı ile yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendil e rine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir. Bilin ki Allah ölümünden sonra yeryüzünü canlandırıyor. Aklınız ersin diye gerçekten, size âyetleri açıkladık." (H a dîd, 57/16-17) âyetidir. "Allah Teâlâ bu ümmete muhakkak her yüz sene başında dinini yenileyecek kimse gönderir." mânâsındaki hadis-i şerif dahi asırdan asra bu âyetlerin tatbikatına teşvik edici ilâhî bir vaaddir. Bunun ilmî ve âmelî iki yönü vardır: İlmî yönünü Kur'ân'da, amelî yönünü de Resulullah'ın sünneti ile ümmetin yaşadığı tarih içerisinde aramalıdır. "Âlimler peygamberlerin varisleridir" Hadis-i Şerifinin mânâsı da bu şekilde ortaya çıkar. Fakat dini yenilemek, dinde aslı olmayan bid'at meydana getirmek, demek olmadığını unutmamalıdır. Asılsız bid'atlar, hevadır, toplumu gençleştirmez bozar, ihtilafa düşürür, sapıtır. Hadis-i Nebevide buyurulduğu gibi "her bid'at dalalettir, her dalalet ateştedir." Bu açıklamadan anlaşılır ki, bu r ada Peygamberin ilmindeki üstünlüğü anlatmak için getirilen bu âyette ince ve apaçık bir icaz vardır. Sebep zikredilmiş nail olunmasının asıl hedefi olan müsebbeb, hazfedilip sonra "aksine biz başka Peygamberler göndermiştik" diye anlatılmıştır. A sıl mânâ da şudur: "Sen ne orada, ne o zamanda hazır değildin ki, onları, bilesin, fakat biz vahiy ile Peygamberlik verdik de bildin, sebebi de zaman uzamakla orta nesiller eskimiş, dinler bozulmuş olduğundan, yenilemek için yeni bir peygamberin gönderi l mesi gerekmiş olmasıdır. Burada şöyle bir soru akla gelebilir. Hazır ve şahid değil ise başkalarından öğrenmiş olamaz mı? buna cevap olarak buyuruluyor ki: Sen Medyen halkı içerisinde bulunup âyetlerimizi onlardan okuyarak öğrenmiş de değildin, burada Medyen halkı "zikri hâs, irade-i âmm" kabilindendir. Maksat hiç kimseden okuyup öğrenmedin, demektir. Bunun bu şekilde söylenmesi Musa ile mukayeseye bir işaret olması içindir. Yani Musa'nın Medyen'e gittiği ve orada, eğleştiği bilinmekte. O, orada b ir talim görmüş olabilir, fakat sen öyle de değilsin. Bulunduğun yerde kimseden okuyup öğrenmediğin herkesce bilinmekle beraber, onun Medyen'e gidip eğleştiği gibi, dışarda kalıp ders almadığın da bilinmektedir. Fakat peygamberlik verip gönderen biz ol duk. 46- Hem o seslenmeyi, yani "Ey Musa, ben bil ki âlemlerin Rabbiyim! Ve asânı at". seslenmesini yaptığımız vakit de Tûr'un yanında değildin. Fakat Rabbinden bir rahmet olarak gönderildin ki senden önce kendilerine bir uyarıcı gelmemiş olan bir kavmi uyarman için gerek ki düşünürler, nasihat dinlerler, akıllarını başlarına alırlar diye. Bu kavimden maksat Arab'dır deniliyor. Gerçi Arab'a daha önceleri Hz. İsmail gelmişti. Fakat o Musa'dan önce evvelki nesillere aittir. Söz ise orta nesillerdedir. Orta nesiller zamanında onlara hiçbir peygamber gelmemiştir. RAHMET, âlemler için rahmet, olmakla beraber, korkutmaya bunlardan başlanılması, şimdiye kadar kendilerine hiçbir korkutucu gönderilmemiş olmasından dolayı, hepsinden daha çok merhamete layık olmalarındandır. Onun için bu nokta şu âyette özellikle hatırlatılıyor. 47-48 "Bizzat kendi yaptıklarından dolayı başlarına bir musibet geldiğinde derler ki..." İşte sen bu hikmetlerle Musa'ya verilenden daha önemli bir kitap ile rahmetin ta kendisi olarak gönderildiğin halde bu suretle tarafımızdan kendilerine hak, o hak olan Kur'ân geldiği zaman, ders almadılar da Musa'ya verilen gibisi verilse ya, dediler. Ya bundan öne Musa'ya verileni inkâr etmediler de mi? İki sihir ortaya çıktı, birbirlerine yardım ediyorlar, dediler. Tevrat'ı da Kur'ân'ı da cazibesiyle insanı kandıran ve fakat aslı olmayan bir sihir saydılar. Ve biz hiç birine inanmıyoruz dediler. Mekkeliler, yahudilere bir bayramlarında içlerinden bir heyet gönderdiler, onlara Peygamber efendimizden sordular, onlar da "Biz Tevrat'ta bütün vasıflarıyla buluyoruz" dediler. İşte bu heyet dönüp yahudilerin söylediklerini haber verdiği zaman, Mekke müşrikleri böyle dediler. İşte bu Kur'ân'ın fesahat ve bela g atine hayran olmakla beraber hak ve gerçek olduğuna inanmayan kâfirler de öyle derler. 49- De ki! Allah katından bu ikisinden, yani Tevrat ve Kur'ân'dan daha doğru, daha hidayete ulaştıran bir kitap getirin ben ona tabi olayım eğer doğrularsanız. Bunların insan aldatmak için uydurulmuş bir sihir oldukları iddiasında doğru iseniz, daha doğrusunu getirmeniz gerekir; getirin bakalım, fakat ne mümkün. Allah tarafından Tevrat ve Kur'ân'dan daha doğru yolu gösteren bir kitap getirilebilir mi? 50- Eğer sana cevap verip uymazlarsa, daha doğrusunu getiremezlerse -ki getiremeyecekleri muhakkaktır.- artık bil ki, sırf hevalarına uyuyorlar. Halbuki Allah'tan hiçbir delil olmaksızın yalnız heva ve hevesine uyandan daha sapkın, daha şaşkın kim olabilir? Elbette Allah zalimleri doğru yola çıkarmaz. Meâl-i Şerifi 51- Andolsun ki biz, düşünüp öğüt alsınlar diye, sözü (vahyi) birbiri ardınca ulamışızdır. 52- Ondan (Kur'ân'dan) önce kendilerine kitap verdiklerimiz, ona da iman ederler. 53- Onlara (Kur'ân) okunduğu zaman "O'na iman ettik. Çünkü o, Rabbimizden gelmiş hakikattir. Esasen biz daha önce de müslüman idik" derler. 54- İşte onlara, sabretmelerinden ötürü mükafatları iki defa verilecektir. Bunlar kötülüğü iyilikle savarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan da Allah rızası için harcarlar. 55- Onlar, boş söz işittikleri zaman, ondan yüz çevirirler ve "Bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selam olsun. Biz kendini bilmezleri istemeyiz" derler. 56- (Resulüm!) Sen sevdiğini hidayete eriştiremezsin; bilakis, Allah dilediğine hidayet verir ve hidayete girecek olanları en iyi O bilir. 57- "Biz seninle beraber doğru yola uyarsak, yurdumuzdan atılırız" dediler. Biz onları, kendi katımızdan bir rızık olarak her şeyin ürünlerinin toplanıp getirildiği, güvenli, dokunulmaz bir yere (Mekke-i Mükerreme'ye) yerleştirmedik mi? Fakat onların çoğu bilmezler. 58- Biz, maişetleriyle şımarmış nice memleketi helak etmişizdir. İşte yerleri! Kendilerinden sonra oralarda pek az oturulabilmiştir. Onlara biz varis olmuşuzdur. 59- Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin ana merkezlerine göndermedikçe, memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz, ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir. 60- Size verilen şeyler, dünya hayatının geçim vasıtası ve debdebesidir. Allah katında olanlar ise, daha hayırlı ve daha kalıcıdır. Hâlâ buna aklınız ermeyecek mi? 51- Onlara sözü uladık durduk, yani Kur'ân âyetlerini birbiri ardınca göndermeye devam ettik ki düşüneler, dinleyip düşünüp de iman edeler diye. 52-54- Bundan, yani Kur'ân'dan önce kitap verdiklerimiz, yahudilerden içlerinde Ebu Rifaa bulunan on kişi iman etmiş, kendilerine eziyet edilmişti. İncil ehlinden kırk kişi Resulullah'a peygamberliğinden önce iman etmişlerdi; otuz ikisi Cafer b. Ebu Talib ile beraber Habeşistan'dan gelmiş, sekizi de Bahîra, Ebrehe, Eşref, Amir, Eymen, İdris, Nâfi' ve Temim Şam'dan gelmişlerdi. Bu âyetin indirilmesine sebep bunlar o lmuş ise de âyetin mânâsının gelişine göre kitap ehlinden bütün iman edenleri içine almaktadır. Buna onlar, haklarında sözü uladıklarımız değil de onlar iman ediyorlar iki kere, biri önceden İslâmları biri de sonradan İslâm oluşları üzerine kötülüğü iyilikle savarlar, günahları ibadet ve taat ile giderirler, çünkü "Muhakkak ki iyilikler, kötülükleri giderir." (Hûd, 11/114) âyeti açıktır. Peygamber efendimiz, Muaz (r.a)'a demiştir ki, "Kötülüğün arkasından bir iyilik yap, onu mahve d er." Bununla beraber, ezayı, yumuşaklıkla; kötülüğü, iyilikle; şerri, hayır ile; bilgisizliği ilim ile; öfkeyi, yutmakla; şirki "Allah'tan başka ilâh olmadığına şehadet etmekle" diye de tefsir etmişlerdir. Dilimizde: İyiliğe iyilik her kişinin kârı (işi) Kemliğe (kötülüğe) iyilik er kişinin kârı (işi) diye meşhur olan söz de bu mânâyadır. 55- Sakat söz, Mücahid, eziyet ve sövmek demiş; Dahkâk, şirk demiş; İbnü Zeyd, Resulullah''ın vasıflarını yahudilerin değiştirmesi demiştir. Ondan yüz çevirirler "Boş bir şeye rastladıklarında vakar ile (oradan) geçip giderler" (Furkan, 25/72) âyetine uyarak vakar ile. Bizim amellerimiz bize, sizin amelleriniz size, diye ateşkes anlaşması yaparlar. "Sizin dininiz size, benim dini m bana." (Kâfirûn, 109/6) demek gibi. Bu selam, hayır dileme selamı değil. "Kendini bilmez kimseler kendilerine laf attıklarında (incitmeksizin) 'selam!' derler (geçerler)" (Furkan, 25/63) gibi veda selamıdır. Yani kavga etmeyelim, Allah'a ısmarladık, yerindedir. 56- Doğrusu sen sevdiğine hidayet veremezsin. Burada hidayetten maksat yalnız sözle iyiliğe sevk değil, bilfiil o yola eriştirmektir. Onun için "Şüphesiz ki sen doğru yolu göstermektesin." (Şûrâ, 42/52) âyetine zıt olmaz. Bu âyet evveline ve sonrasına bakarak Resulullah'ı teselli içindir. Çünkü ilk önce merhamete layık görüldüğü için korkuttuğu, müslüman olmalarını şiddetle istediği kavminin, yakından sevdiği hemşehrilerinin, akrabasının, gelen hakka iman etmeyip bulundukları hald e ısrar etmeleri, Kur'ân'ı dinler dinlemez "Biz buna iman ettik, biz önceden de müslümanlardan idik" diyen yabancıların aksine olarak peygamberlik bereketinden mahrum kalmaları kendisini üzmüştü. Buharî, Müslim ve diğer birçok hadis kitaplarında ve tefsirle rde bunun bilhassa Ebu Talib sebebiyle indirildiği rivayet edilir. Bununla beraber, Fahreddin Razî, bu âyetin görünüşünde Ebu Talib'in küfrüne bir delil olmadığını özellikle hatırlatmıştır. 57-60- Sözün gelişine göre, indiriliş sebebi şu âyetle anlatılıyor denebilir: Bir taraftan da doğrusun amma dediler biz o doğruya uyar, seninle beraber olursak derhal çarpılır yerimizden yurdumuzdan oluruz. HATF, yırtıcı kuşların av kapması gibi süratle çarpıp almaya denilir. TEHATTUF da bu şekilde çarpılmaktır. Haris b. Osman b. Nevfel b. Abdi Menaf, Resul-i Ekrem (s.a.v) efendimize gelmiş de demiş ki: "Biz biliyoruz sen şüphesiz hak üzeresin ve fakat korkuyoruz, sana tabi olup da Araplara muhalefet edersek, biz bir yiyimlik başız, bizi yerimizden ç a rpıp, kapışıverirler." Buna cevap olarak buyuruluyor ki: Ya biz onlara emin bir ev olan Harem'i mekan kılmadık mı? Atıf olup Ma'tüfu mahzuftur. takdirindedir. Yani, biz onları koruyup da mekanlarını emniyetli bir Harem kılmadık mı? Etrafında Arapların çarpışıp durduğu Beytin hürmetiyle muhterem ve içindekiler için emniyet evi bulunan bir Harem Ona her şeyin ürünleri toplanıp getirilecek, yani iman edildiği takdirde çarpılıp alınmak şöyle dursun, emniyet ve hürmet daha da artacak ve şimdiki g ibi sınırlı bir şeklide toplanma ile kalmayıp ilerde her taraftan her şeyin meyve ve ürünleri toplanıp getirilecek. Kendi katımızdan bir rızık olmak üzere ve fakat onların çoğu bilmezler de Allah'tan korkacakken başkalarından korkarlar. Başkalarının çarpmasından değil, Allah'ın azabından korkulmak gerektiğini hatırlatmak için buyuruluyor ki: "Biz refahlarından gelirlerinden dolayı şımarmış nice memleketleri helak etmişizdir..." Meâl-i Şerifi 61- Şu halde, kendisine güzel bir vaadde bulunduğumuz, ardından ona kavuşan kimse, (sırf) dünya hayatının geçici zevkini yaşattığımız ve sonra kıyamet gününde (azab için) huzurumuza getirilenler arasında bulunan kimse gibi midir? 62- O gün Allah onları çağırarak, "Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz, hani nerede?" diyecektir. 63- (O gün) haklarında azaba itilme, hükmü gerçekleşen kimseler, "Rabbimiz! Biz nasıl azmışsak, işte bu azmışları da öylece azdırdık. (Onların suçlarından) beri olduğumuzu sana arzederiz. Zaten onlar aslında bizlere tapmıyorlardı." derler. 64- "(Allah'a koştuğunuz) ortaklarınızı çağırın!" denir, onlar da çağırırlar; fakat kendilerine cevap vermezler ve (karşılarında) azabı görürler. Ne olurdu (dünyada iken) doğru yola girselerdi! 65- O gün Al lah onları çağırıp "Peygamberlere ne cevap verdiniz?" diyecektir. 66- İşte o gün onlara bütün haberler kapkaranlık olmuştur; onlar birbirlerine de soramayacaklardır. 67- Fakat tevbe ederek, iman edip iyi işler yapan kimseye gelince, o, kurtuluşa erenler arasında olmayı umabilir. 68- Rabbin, dilediğini yaratır ve seçer. Onların seçim hakkı yoktur. Allah, onların ortak koştuklarından münezzehtir ve şanı yücedir. 69- Rabbin, onların, sinelerinde gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bil ir. 70- İşte O, Allah'tır. O'ndan başka tanrı yoktur. Önünde de, sonunda da hamd O'nundur, hüküm O'nundur. Ve ancak O'na döndürüleceksiniz. 71- (Resulüm!) De ki: "Düşündünüz mü hiç, eğer Allah üzerinizde geceyi tâ kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka size ışık getirecek tanrı kimdir? Hâlâ işitmeyecek misiniz?" 72- De ki: "Haber verin bakayım, eğer Allah üzerinizde gündüzü ta kıyamet gününe kadar aralıksız devam ettirse, Allah'tan başka, istirahat edeceğiniz geceyi size getirecek tanrı kimdir? Hâlâ görmeyecek misiniz?" 73- Rahmetinden dolayı, Allah, geceyi ve gündüzü yarattı ki geceleyin dinlenesiniz (gündüzün) ise O'nun lütuf ve kereminden (rızkınızı) arayasınız. Umulur ki şükredersiniz. 74- Ve hele o gün All ah onları çağırarak: "Benim ortaklarım olduklarını iddia ettikleriniz hani, nerede?" diyecektir. 75- (O gün) her ümmetten bir şahit çıkarır, "Haydin, kesin delilinizi getirin!" deriz. O zaman bilirler ki, hakikat Allah'a aittir ve uydurageldikleri şeyler (putlar) de kendilerinden ayrılıp kaybolmuşlardır. 61-75- İhzar edilenlerden. İHZAR yakalanıp hakkın huzuruna getirilmek. Biz onları kendi azdığımız gibi azdırdık, yani biz kendi hevamızla azdığımız gibi onları da zorla değil kendi istekleriyle azdırdık. Onlar bize tapmıyorlardı, kendi keyiflerine tapıyorlardı. Rabbin neyi dilerse yaratır ve seçer. Yani dilediğini yaratır ve yarattıklarından dilediğini de seçer beğenir. Peygamberlik, şefaat gibi yüksek işlere getirir. Onların s e çme hakkı yoktur. Bundan dolayı onların Allah'tan başka ortaklar ve şefaatçiler seçmeye ve tayine hakları yoktur. Sermedi, aralıksız, devamlı, demektir. Meâl-i Şerifi 76- Karun, Musa'nın kavminden idi de, onlara karşı azgınlık etmişti. Biz ona öyle hazineler vermiştik ki, anahtarlarını güçlü kuvvetli bir topluluk zor taşırdı. Kavmi ona demişti ki: "Şımarma! Bil ki Allah şımarıkları sevmez." 77- "Allah'ın sana verdiğinden (O'nun yolunda harcayarak) ahiret yurdunu gözet, ama dünyadan da nasi bini unutma! Allah'ın sana ihsan ettiği gibi, sen de (insanlara) iyilik et. Yeryüzünde bozgunculuğu arzulama. Şüphesiz ki Allah, bozguncuları sevmez." 78- Karun ise: "O (servet) bana ancak kendimdeki bilgi sayesinde verildi." demiştir. Bilmiyor muydu ki Allah, kendinden önceki nesillerden, ondan daha güçlü, ondan daha çok taraftarı olan kimseleri helak etmişti. Günahkarlardan günahları sorulmaz (Allah onların hepsini bilir). 79- Derken Karun, ihtişam içinde kavminin karşısına çıktı. Dünya hayatını arzulayanlar, "Keşke Karun'a verilenin benzeri bizim de olsaydı. Hakikat şu ki o, çok büyük devlet sahibidir" dediler. 80- Kendilerine ilim verilmiş olanlar ise, şöyle dediler: "Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah'ın mükafatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir." 81- Derken biz onu da, sarayını da yerin dibine geçirdik. Artık Allah'a karşı kendisine yardım edecek taraftarları olmadığı gibi, o, kendini savunup kurtarabilecek kimselerden de değildi. 82 - Daha dün onun yerinde olmayı isteyenler de: "Demek ki Allah kullarından dilediğine rızkı çok da, az da verir. Şayet Allah bize lütufta bulunmuş olmasaydı, bizi de yerin dibine geçirirdi. Demek ki inkârcılar iflah olmazmış" demeye başladılar. 76- Firavun siyasî zulüm ve baskıda alem (sembol) olduğu gibi, Karun da malî baskı ve vurgunculukta alemdir. Bu şekilde Karun hikayesi, ihtikarcı, vurguncu bir kapitalist kıssasıdır. Musa'nın kavminden idi. Yani İsrail oğullarından ve Musa'nın akrabasından idi. Derken onlara karşı azgınlık etti, vurgunculuk yaptı, zekatını vermedi, Musa'ya isyan etti. 77-82- Ve dünyadan da nasibini unutma. Dünyadan nasibi, bazıları helal dünya rızkı ve meşru dünya zevki diye anlamak istemişlerse de, o geçici dünyanın kendisi demektir. Asıl dünyadan nasib ise "Dünya ahiretin tarlasıdır." hadisi gereğince, ahiret için edinilen faydalı şeyler, ahirete kalacak âmeldir. Yoksa dünyadan nasib bir kefendir. "Bir kefen alma telaşı ile yokluk çölünden varlık pazarına birkaç çıplak gelmiştir." Yeryüzünde bozgunculuk aramaz. Bu kadar hazineyi saklayıp da serveti hapsetmek aslında bozgundur. Kendimdeki ilim sayesinde bu ilme bazıları ticaret ve iktisad ilmi demişler, bazıları da "el-kimya" ilmi demişlerdir. Ya bilmiyor muydu? Yani, yalnız ilmi ile olsa önceki nesiller içinde ondan daha kuvvetli ve daha çok servetli (Firavun gibi) kimseleri Allah'ın helak etmiş olduğunu bilmiyor mu idi? Niye bu ilmi ile istifade etmedi? Halbuki suçlu lara günahlarından soru da sorulmaz. Yani filan suçu, günahı işleyen kimdir? diye araştırmak için ne şundan, ne bundan ve ne de kendilerinden sorulmaya gerek görülmeksizin Allah tarafından bilinmektedirler. Meleklerce de yüzlerinden bilinir ve derhal yaka paça tutulurlar. "Suçlular simalarından tanınır, alınlarından ve ayaklarından yakalanırlar." (Rahmân, 55/41). Meâl-i Şerifi 83- İşte ahiret yurdu! Biz onu yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu arzulamayan kimselere veririz. (En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir. 84- Kim bir iyilik getirirse ona ondan daha üstün karşılık vardır. Kim bir kötülük getirirse, o kötülükleri işleyenler, ancak yaptıkları kadar ceza görürler. 85- (Resulüm!) Kur'ân'ı (okumayı, tebliğ etmeyi ve ona uymayı) sana farz kılan Allah, elbette seni (yine) dönülecek yere döndürecektir. De ki: "Rabbim, kimin hidayetle geldiğini ve kimin apaçık bir sapıklık içinde olduğunu en iyi bilendir." 86- Sen, bu kitabın sana vahyolunacağını ummuyordun. Bu ancak Rabbinden bir rahmettir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma! 87- Allah'ın âyetleri sana indirildikten sonra, artık sakın onlar seni bu âyetlerden alıkoymasınlar. Rabbine davet et. Asla müşriklerden olma! 88- Allah ile birlikte başka bir tanrıya tapıp yalvarma! O'ndan başka tanrı yoktur. O'nun zatından başka her şey helak olacaktır. Hüküm O'nundur ve siz ancak O'na döndürüleceksiniz. 83- O ahiret evi, son yurd, yani cennet. Biz onu, o kimseler için kılarız ki yeryüzünde böbürlenmeyi ve bozgunculuğu istemezler. "Ulüvv"den maksat, ululanmak, imana tenezzül etmemek, kibirlenmek, kafa tutmak; fesad ise, herhangi bir şeyi ve malları faydalanılabilecek halden çıkarmak ve özellikle Rabbına isyan ile kendi nefsini heder etmek, yok etmektir. Yani yery ü zünde Hakk'a karşı kibir ve ihtiras ile Firavun gibi ululanmak, baskı yapmak da istemezler; Karun gibi baskı ve isyan ile fesat da arzu etmezler. Hz. Ali (r.a) den rivayet edilir ki: "Bu âyeti valilerden ve diğer kudreti bulunan insanlardan adalet ve tevazu sahibi olanlar hakkında indi." der imiş. Hatem-i Tâî'nin oğlu Adiy, Peygamber efendimizin huzuruna geldiği zaman kendisine bir minder konulmuştu, o yere oturdu. Peygamber efendimiz de: "Ben şehadet ederim ki sen yeryüzünde ne ululuk, ne fesat arzu e tmiyorsun buyurdu; bunun üzerine derhal müslüman oldu". Tâbiîn'den Fudayl bu âyeti okur okur, burada bütün emeller gitti, dermiş.Ömer b. Abdulaziz de, vefatına kadar bu âyeti tekrar tekrar okur, dururmuş. Ve o güzel akibet, Cennet korunan muttakiler içindir. Bu cümlenin tekrardan ibaret olmaması için ayrıca bir faydayı ifade ettiğinde şüphe yoktur. Kendileri Firavun ve Karun gibi olmayı arzu etmemekle beraber Firavun ve Karun gibilerin ortaya çıkmasına meydan vermemek için de sakınıp korunan muttakil e r, demek olur. Biraz sonra "Sakın kâfirlere arka çıkma", "Sakın müşriklerden olma" âyetleri de bunu açıklar. 84- İyi amma ahirette ne var? Her kim iyilikle gelirse, o takva ile sonunda Hakk'ın huzuruna varırsa o vakit ona ondan daha hayırlısı, daha güzeli var, daha güzeli, daha fazlası. Her kim de kötülükle gelirse artık o kötülükleri yapanlar, ancak yaptıkları ile cezalanırlar. Kötülüğün cezası onun gibi kötülük olur, güzellik olmaz. 85- Herhalde sana bu Kur'ân'ı farz kılan, yani bu Kur'ân ile ameli farz kılan Cenab-ı Hak elbette seni dönülecek yere döndürecektir. Bu âyet Mekke'den hicret esnasında Cuhfe'de indiğine göre, meâd, ölüm; döndürmekten maksat ise Mekke'ye geri döndürülmedir. Yani ahirete irtihal etmeden önce s eni bu çıktığın yere geri getirecek, Mekke'yi fethettirecektir. 86- Hem sen bu kitabın sana indirileceğini umuyor değildin. Okur yazar değildin. Ancak bu, Rabbinden bir rahmet olarak indirildi. İşte geri gelmen de, böyle ümid edilmezken yalnızca Rabbinden bir nimet olarak meydana gelecektir. O halde sakın kâfirlere arka çıkma, topluluklarına katılıp, küfürlerine kuvvet vermekten korun. Ve sakın o kâfirler seni, Allah'ın âyetlerinden alıkoymasınlar. Geçmişe ve geleceğe ait bu haberler, bu vaadler, bu emirler bu yasaklar hep Allah'ın âyetleridir. Bunların sana indirildikten sonra, tebliğinden, tatbikinden vazgeçirtmesinler. Ve Rabbine davet et, herkesi O'na ibadet ve tevhide çağır ve sakın o müşriklerden olma, yani 87- Hem sen bu kitabın sana indirileceğini umuyor değildin. Okur yazar değildin. Ancak bu, Rabbinden bir rahmet olarak indirildi. İşte geri gelmen de, böyle ümid edilmezken yalnızca Rabbinden bir nimet olarak meydana gelecektir. O halde sakın kâfirlere a rka çıkma, topluluklarına katılıp, küfürlerine kuvvet vermekten korun. Ve sakın o kâfirler seni, Allah'ın âyetlerinden alıkoymasınlar. Geçmişe ve geleceğe ait bu haberler, bu vaadler, bu emirler bu yasaklar hep Allah'ın âyetleridir. Bunların sana in d irildikten sonra, tebliğinden, tatbikinden vazgeçirtmesinler. Ve Rabbine davet et, herkesi O'na ibadet ve tevhide çağır ve sakın o müşriklerden olma, yani 88- Allah'ın yanında diğer bir ilâha çağırma O'ndan başka ilâh yok, O'nun yüzünden başka her şey helak olacaktır. Yani O'nun zatından başka herşey, her mevcud aslında, yokluk demektir. Çünkü O'ndan başka her şeyin varlığı kendinden değil, Allah Teâlâ'ya dayandığından her an yok olmayı kabul edici ve yok olmaya hazır olmakla aslında yok demektir veya yok olacaktır. Ancak O zatında diri, ezelî ve ebedî, varlığı kendisiyle var olandır. Çoğunun tercih ettiği mânâ budur. Diğer bir mânâya göre, "vech", kastedilen ve yönelinen yön mânâsına olarak O'nun yüzünden, yani O'nun rıza ve hoşnutluğu kastedilen yönden başka, her şey helaktedir demek olur ki, ahiret nimetlerinin fani, geçici olmadığını anlatır. Bir de her şeyin Allah Teâlâ'ya yönelik yüzü, Allah'ın ilmindeki gerçek şekli demek olur ki, her şeyin Allah'a dönüşü bununladır. Hüküm O 'nun, başkasının değil. O'ndan başka hüküm ve hükümet, kanun çıkarmaya ve kanun yapmaya kalkışanların hepsinin hükmü bozulur, ancak O'nunki bozulmaz ve hep O'na döndürüleceksiniz, hepiniz ölümünüzden sonra O'nun huzuruna götürülecek, mahkeme olunacak, ona göre cezanız, mükafatınız ne ise alacaksınız. İşte bütün kıssaların sonu işte bu "Ve hep O'na döndürüleceksiniz." hükmüdür. Kimin haddinedir ki bu hükme boyun eğmesin! VATAN SEVDASI Adımıza hak aşığı, halk aşığı Aşık Türkmen derler. Biz şiirler yazar,deyişler çalar söyleriz.Aşıklık,gariplik,sevda deyişleri söyler çalarız. Biz vatan deyişlerini bir başka yazar çalarız. Yüce Mevla’sına inanan insanlar şunu iyi bilirler. Yalan dünya’nın bir yaratıcısı vardır oda Allah. Yüce Mevla’m biz kullara bu dünyanın bir yaratıcısı olduğunu anlatmak için nice peygamberler göndermiştir.Son peygamber olarak Hz. Muhammet (s.a.v.) efendimizi göndermişti ve Müslümanlığı yaymaya başlamıştır.Müslümanlık yani İslam dini yayılmaya başladıktan sonra ok yaydan ayrıldığı gibi insanlarda ikiye ayrılmıştır. İnananlar peygamber efendimizin yanında yer alırken, inanmayan insanlar peygamber efendimiz ve yanındaki inanlara karşı savaş açmışlardır. Ta ki o zamandan bu yana inanmayan insanlar Müslümanlara fırsat buldukça saldırmışlardır ve bu devam etmiştir. Savaşlarla Müslümanları yıldıramayan düşmanlar bir takım sinsi oyunlarla ve Müslümanların içinde kendilerine yandaş bularak savaşla elde edemedikleri bir takım Müslüman ülkeleri siyasi ve ekonomik oyunları ile ellerinin içine almışlardır. Dünyanın unutmadığı Çanakkale savaşında düşmanlar her türlü gücü kullanmışlar ve yine de Türkiye’ye girememişlerdir. Düşmanlar sinsi oyunlarla başımıza bela olmuşlardır. Afganistan da, Irak da Müslümanlara her türlü pisliği yapan düşmanlar Türkiye’nin başına bela ettikleri PKK’yı azdırdıkça azdırmışlardır. Sabrımızın taştığını gören PKK’ya karşı askerimizin ağır operasyonlarından rahatsız olan, yüzümüze gülüp arkamızdan vuran düşmanlar ve sözde dostlar operasyonları durdurun diye kendilerini yırtmaya başladılar. İran bir taraftan, Türkiye bir taraftan PKK’ya karşı saldırıya geçince PKK dan medet umanlar PKK’yı Irak topraklarında koruyanlar, besleyenler bu operasyonlar karşısında kudurmaya başladılar ve böylece de Ortadoğu emelleri ve Kürt devleti emelleri sallanmaya başladı gibi görünüyor. Bunu bekleyip göreceğiz. 1992 yılındaki SON MESAJ gazetesinden daha öncede sitemize yazılar koymuştuk ve bu yazılara tekrar devam ediyoruz. 1992’lerde Ortadoğu senaryosu ve Yahudiler Dünya’yı nasıl yönetiyor diye yazılar yayınlanmıştı. Bu yazılar yakında web sitemizde yayına girecek. Okuduklarınıza sizler bile inanamayacaksınız.
SAZLARIN DÜZENİ Mİ BOZULDU Sazların düzeni mi bozuldu Koç yiğitler mi vuruldu Hani o şanlı orduya ne oldu Doldu içimize neler doldu Doldu dışımıza neler doldu
Kalemi olanlar sanki gerçekleri yazmaz oldu Koç yiğitleri doğuran analar kısır mı oldu Nesil denilenler yazık ki aydın oldu Doldu içimize neler doldu Doldu dışımıza neler doldu
Aşık Türkmen’im elimde Müslümanlığım kaldı Ne Türklüğümüz bize elden kaldı İt soyları başımıza elden bey oldu Ağa dediklerimiz onlardan beter oldu Doldu içimize neler doldu Doldu dışımıza neler doldu
KIŞLADAN BİR HABER GELDİ Kışladan bir haber geldi Güller bülbüller boyun eydi Allah’ını seven ağlasın Vatanını seven ağlasın Askerim şehit geldi Mehmedim şehit geldi Müminler şehidimi toprağa verdi Secde de nice şehitler ant içti Cepheye bir Mehmet yerine Bin Mehmet bin Mehmet gitti
Aşık Türkmen coştu esti Nice nice vatan deyişleri çaldı söyledi Allah için vatan için ölünür Ama, ama asla düşmana bu vatan verilmez dedi
KOÇUM BENİM SEN ÖYLE YAZ BEN BÖYLE YAZAYIM
Aşağı yukarı dillerden hiç düşmeyen ufak şeylerde ortaya çıkacak. İrtica yaygaraları her Milli Güvenlik Kurulu toplantısında ve öncesinde irticai faaliyetler konuşuluyor ve tartışılıyor. Bu kadar konunun üstüne birde Org. Büyükanıt hakkındaki iddaname ortaya kondu. Hangi Gazeteye baksak Org. Büyükanıt hakkındaki iddanamelerden bahsediyorlardı. Bunca iddanameyi hazırlayan Van Cumhuriyet Başsavcısı Ferhat Sarıkaya’nın ne derece doğru bir iddaname hazırladığı da tartışılır. Bunun altında bir menfaat olabilir mi bu düşünülmelidir. Ancak çok ciddi bir gündem yaratılmıştır Türkiye de. Bu gündem elbette bazı kesimleri de telaşlandırmıştır. Ne diyelim; korkusuz korkaklar vardır, onlar düşünsün. Yeniçağ gazetesinin baş sayfasını siz değerli okurlarımıza aktarıyoruz. Aslında yukarıdaki resim her şeyi ortaya koymaya yeter.Bence kendinden emin olan insan telaşlanmaz. Asılsızsa bu tarz tepkilerde verilmez.Başkalarına da yüklemeye çalışılmaz. Genel Kurmaydan açıklamalar çıktı. O savcının arkasında kimler var gibi bazı şeyler söylendi. Bu tarz bir iddanamenin arkasında kimler var umuyoruz ortaya çıkar. Gazetelerimizde artık bu tür yaygaraları kesin emin olmadan ortaya atmamalı ve yayınlamamalı. Unutmayalım ki; “ADALET MÜLKÜN TEMELİDİR , HERKES SUÇLARI İSPATLANANA KADAR MASUMDUR” Bir şeyler ispatlanır herkese bu duyurulur. Yine son günlerin diğer gündemi SAUNA çeteleri.Bakın Cumhuriyet gazetesi baş sayfasında Uğur ERGAN’ın yazısında neler var. Gazete yazısı ; “Gizli Anayasa yürürlüğe girdi. İrtica temel tehdit” İşte bende bu yüzden koçum benim sen öyle yaz bende böyle yazayım dedim. Star gazetesinde ise şöyle bir yazı vardı. “Gizli belge Saunadan çıktı.” Şaşılacak işler değil mi? Devletin belgesi bir çetenin elinde dolaşıyor. Asıl bunların arkasında kimler var merak ediyorum. 28 Şubat darbecilerini el üstünde tutan onlarla adeta bayram yapan siyasetçileri nasıl millet oy sandıklarına gömdüyse, bu tarz çeteleri de , onlara destek olanları da bu millet gün gelir gömer. İslami kesime baskı yapanları ve bu yolla çıkar elde edenleri, irticayı tehdit gösterip içimize düşmanları dolduranları ve bunlara göz yumanları gün gelir yok eder millet. Okul önlerinde çocuklarımıza esrar satanlara , bunlara göz yumanlara ve destek verenlere dilerim cezalarını önce millet önünde sonra Allah karşısında nasıl vereceklerse versinler hesaplarını. ABD, özgürlük ve demokrasi adına başlattığı IRAK işgali; ülkeye kan ve göz yaşından başka bir şey vermemiştir. Ve istikrar yerine istikrarsızlık vermiştir. Yüce mevlam tüm inananlara inandığı gibi yaşamayı nasip etsin. Allah mağdur ve yardıma ihtiyacı olanlarında yardımcısı olsun. YİNE KAŞINDILAR, GELİYORLAR
Yıllardır, dünya’nın huzurunu bozanları, masum insanların canlarına kıyanlara, o insanların ülkelerini işgal edenlere, o savunmasız insanları köle edenleri nasibini insanlıktan almamış insan suretindeki yaratıklara tarihte mutlaka birileri bunlar gibilere hesap sormuşlardır. Tarih yeri geldiğinde bunları lanetlemiş ve hafızalara böyle kazınmışlardır. Kendilerini bir şeyler sananlar, biraz güçlenip azarlar. Bu insan dışı yaratıklar tarih boyu bu tür insanlar süre gelmişlerdir. Bu günde de bu tarz insan dışı yaratıklar kendilerini bir şey sananlar savunmasız insanlar üzerine bombalar yağdırmaktadırlar. Çoluk çocuk, yalı genç demeden öldürüp o savunmasız insanların ülkelerini işgal edip onlara her türlü kötülük yapmaktadırlar. Ülkelerini savunan insanlara da terör damgası vurup kendi pisliklerini haklı göstermeye çalışmaktadırlar. Elbette ki tarih bu insanlara da hesap soracaklardır. Böyle gidersek sanıyorum bu ülke III. Dünya savaşını da görecek.
Milli Gazetede yayınlanan birkaç yazıyı sizlerle paylaşıyoruz. 15 ŞUBAT 2006 AB’den Danimarka’ya “daha çok karikatür yayınlayın” çağrısı __ İYİCE İĞRENÇLEŞTİLER __ Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, hayasız karikatürleri ilk yayımlayan Danimarka’nın Jyllands-Posten gazetesine konuştu: “Özgürlüklerimizi kaybetmektense çok fazla karikatür yayımlamak daha iyi ” İslam alemini ayağa kaldıran, bütün dünyada kitlesel gösterilere neden olan karikatür iğrençliği, Avrupa Birliği’nin temelindeki Haçlı kinini hortlattı. Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’e (s.a.v) hakaret etmeyi “düşünce özgürlüğü ” safsatasıyla savunan Batı’nın soysuzluğuna, AB’den resmi destek geldi. AB Komisyonu Başkanı Jose Manuel Barroso, İslam aleminin tepkisini kınayarak, gazetelerin, daha çok aşağılık karikatürler yayınlamasını istedi. Avrupa Birliği Danimarka’nın yanında olduğunu gösterdi.
Milli Gazete : 24 Şubat 2006 BÜYÜK FİTNE PLANI Irak’ta ummadığı bir direnişle karşılaşıp batağa saplanan işgalciler mezhep çatışmasını körüklüyor. Üç yıldır Irak’ta sürdürülmeye çalışılan Sünni ve Şii din adamlarına ve camilere yönelik saldırı ve provokasyonlar iyice arttı. Uzmanlar, olayların içinde ABD, İngiltere ve İsrail eli olduğuna dikkat çekerek “ çok tehlikeli bir sürece girildiğini “ ve acilen önlem alınması gerektiğini belirtiyorlar. 168 CAMİYE SALDIRI YAPILDI : Irak’ta, 12 İmam’dan ikisinin mezarının bulunduğu Askeriye türbesine yönelik bombalı saldırının yanı sıra 200’e yakın camiye’de saldırılar düzenlendi. 10 imamın öldürüldüğü saldırılarda 100’ün üzerinde can kaybı var. Sünniler ile Şiilere karşı düzenlenen saldırıların ülkeyi bir iç savaşın eşiğine getirdiğine dikkat çekiliyor. Irak hükümeti, gelişmeler üzerine Selahaddin ve Bağdat’ta sokağa çıkma yasağı süresini uzattı. SALDIRILAR CIA ve MOSSAD İŞİ Gazeteci – Yazar Uğur Yıldırım ise “ AB’ye karşı direnişin olgunlaşmaya başladığı dönemde, El Hekim şehit edilmişti. Irak Büyükelçisi John Dimitri Negroponte döneminde de Pakistan malı patlayıcılarla bir Şii’lere bir Sünni’lere yönelik saldırılar düzenleniyordu. Camilere yönelik hiçbir saldırının gerçek anlamda failini bulmadılar. Çünkü CIA ve MOSSAD’ın yetişdirdiği kendi emir-komutaları altındaki timlere yaptırıyorlar. İşin esası budur şeklinde konuştu.
Milli Gazete : 25 Şubat 2006 Irak’ta ABD, İngiliz ve İsrail ajanları yerel kıyafetlerle kan döküyor. __ ŞEYTANCA TEZGAH __ İslam dünyasını kana bulayan küresel çetenin şeytani planları, bu kez Irak’ta “ Müslümanı Müslümana kırdırmak” üzerine yoğunlaştı. Yerel kıyafetli MOSSAD ajanlarının Şii ve Sünni camilerini bombaladığını, bölgedeki bütün alimler adeta haykırıyor. İslam dünyası, İKÖ’nün biran önce olağanüstü toplanarak, ölüm sessizliğinden çıkmasını bekliyor. Irak’ta tehlikeli Provokasyon Irak’ta geçtiğimiz günlerde bir Şii türbesinin bombalanmasından sonra baş gösteren şiddet olaylarının bölgede bir mezhep çatışmasına ve hatta iç savaşa dönüşme endişesi baş gösterdi. ABD VE İSRAİL KENDİNİZE GELİN İsrail ve ABD yönetimi, İran’a Nükleer silahlarından dolayı tehdit oluşturduğu gerekçesiyle baskı oluşturuyor.Bunu bir tehdit olarak nitelendirmekteler. Bizler soruyoruz, 1940 yılından bu yana sizler ülkelerinizde ne tür nükleer bombalar hazırladınız? Sizler bu tür bombaları hazırlarken kimlere hesap verdiniz? Sizlerin hazırlamış olduğu nükleer ve biyolojik silahlarınız diğer ülkeler için tehdit unsuru içermiyor mu?, içeriyorsa; neden diğer ülkelerde sizin yaptığınızı yapmasın? İsrail ve ABD Londra zirvesinde bunları açıkladılar mı? Ayrıca, Irak’ta yaptıkları işkenceleri bu zirvede açıkladılar mı, açıklamadılar mı? Bunları açıklamadılar ise; İran’a saldırmak için ne bahaneleri var? Elbette nükleer silah hazırlıyorlar palavrası. Irak’taki olayları ve yaptıkları işkenceleri açıkladılar ise; siz diğer ülkeler bu zirvede ABD ve İsraile nasıl destek vereceksiniz? Hangi yüz ve medeni davranışla. Biz Türkiye Cumhuriyeti olarak bir an once sınır komşularımıza sahip çıkmalıyız. Uyarılması ve ikaz edilmesi gereken ülkeleri ikaz etmeliyiz. Gerekiyorsa kınamalı , gerekiyorsa ciddi yaptırımlar uygulamalıyız. Madem Dünya da İnsan Hakları var, sadece insan hakları ABD ve israil için olmamalı , Dünya da yaşayan her insane için geçerli olmalı. İşte siz değerli okurlarımıza,Irak’ta Ebu Gureyb ceza evinde işkence gören Hacı Ali Kaysi’nin acı dolu sözleri , işkence fotografları ve işkence sonrasında kalan izler … İşkence fotografları için TIKLAYINIZ. Resim 1. - Resim 2.
18 OCAK 2006 – YENİ ŞAFAK Gazetesi Manşet : “ O Fotoğraftaki adam konuştu.”
Ebu Gureyb’de aylarca işkence gören, başına çuval geçirilip elektrik verilen Ali Kaysi, dehşet günlerini Yeni Şafak’a anlattı. Çıplak bedenimize çirkin sözler yazdılar. Oruçluydum, iftara 5 dakika kala işkenceye götürdüler. 5 gün susuz ve yemeksizkaldım. Ebu Gureyb’teki her askerin elinde kamerası vardır. O kadar çok fotoğraf çekiyorlardı ki. Üstelik kahkahalar arasında. Sorgucular askerlerden daha kötüydü.Avukatlarımızdan, sorgucuların bir israil şirketinin görevlileri olduğunu öğrendik. 75 yaşında yaşlı bir adamı çocuklarının ve akrabalarının yanında soydular. “Dans et” dediler. Bikini giydirdiler. Bana 5 defa elektrik verdiler. Agzımdan kanlar aktı. Kanlar başıma geçirdikleri çuvalın dışına çıktı. Ülkemiz ve kadınlarımıza tecavüz ettiler.
Bunlar Hacı Ali KAYSİ’nin sözleri. Acıları onlar gibi niceleri çekti. ABD ve tüm insan hakları bunlara seyirci kaldı. Göz yumdu. Artık geç kalındı. Ama her ne olursa olsun halen orada olanlar var ve belki de orada kalanlara yardım edebiliriz. Elinizi ve elimizi uzatalım. Ø Bakın şimdi de ABD ve İsrail,Londra da İran üzerine gitmek için uyduracak yalan bulamadılar ve bulamayacaklar. Manşet : İran’a müdahale hevesindeki ABD ve İsrail, Lonra zirvesinde yalanlarına kılıf bulamadı. Afganistan ve Irak’ta vahşetlere imza atan Amerika, İran’a karşı başlattığı saldırı senaryosuna şimdi taraftar bulamadı. Lonra’da bir araya gelen ABD, Rusya, AB ülkeleri ve Çin, İran’ın nükleer programı konusunda ne yapacaklarına karar veremedi. Bush’un eski Dışişleri Bakanı Powell : İran’a karşı hemen harekete geçilmeli diyor. Irak’a saldırı da haklı olduklarını zamanında iddia eden powell yani işgalci eskisi saldırı nöbetinde duruyor. Ne yazık ki, artık görevde değil. Demek ki insanlar biraz olsun rahat olabilecektir.
KIŞLADAN BİR HABER GELDİ Kışladan bir haber geldi Güller,bülbüller boyun eğdi Allah’ını seven ağlasın Vatan’ını seven ağlasın Askerim şehit geldi Mehmedim şehit geldi
Müminler şehidi toprağa Verdi Secde de binlerce koç yiğitler ant içti Cepheye bir mehmet yerine Bin mehmet gitti
Aşık Türkmen coştu, esti Sıra sıra vatan şehitlik deyişleri Çaldı, çaldı söyledi Bir Allah için , vatan için ölünür amma Düşmana asla verilmez dedi
KIŞLA ÖNÜ GÜL DİKTİM Kışla önü gül diktim Biri beyaz, biri kırmızı diktim Kırmızı kanım için Beyazı barış için Diktim, diktim, diktim Kışla önü gül diktim Vatan için , namus için Dostluk için, barış için Diktim , diktim Kışla önü gül diktim
Kışla önü nöbetler diktim Sık sık tembihler ettim Önce barış Zorda , haklı müdafaa dedim Diktim, diktim, diktim Kışla önü nöbetler diktim Vatan için, namus için Dostluk için, barış için Diktim, diktim Kışla önü nöbetler diktim
Ben bir hak aşığı Ben bir halk aşığı Hakkı , adaleti severim Adaletsizlere yoktur Saygım , hürmetim Diktim , diktim, diktim Kışla önü hak’lar diktim Vatan için, namus için Diktim, diktim Kışla önü haklar diktim
OLACAĞI BUYDU...
Kerkük’ü Kürdistan’a katmak istiyorlar . Irak’ta şiddetin dozu doruğa ulaştı. Ne hükümet, ne güvenlik güçleri, ne de işgal güçleri saldırıları durdurabiliyor. Irak Cumhurbaşkanı Tlabani’nin gündeminde ise KERKÜK var. Talabani, Kerkük’ü Kürdistan’a katmak istediklerini resmen açıkladı…7 OCAK 2006 STAR GAZETESİ..
Şimdi de siz değerli okurlara iki olayın yorumunu sunacağız ve siz bile bunlar karşısında şaşıracaksınız. Belli bir sure once AB müzakereleri başlangıcında Başbakanımız Recep Tayyip Erdoğan’ın bir lafı vardı. “ABD sadık dostumuzdur”. Şimdi soruyoruz. Sadık dost ne demektir, Ne sadıklığını gördük.? Şimdi daha da şaşıracaksınız.Başka bir gazetenin başka bir yazısıyla bunu gündeme taşıyoruz. Okudukça inanamayacaksınız. ABD bundan bir (1) yıl öncesinde Irak’ta inanılmaz katliamlara başladı. Bir savaştı bu. Körfez savaşından bile daha etkili bir savaş. Kaldı ki bu savaşta kendi askerleri ile birlikte Kürdistan diye tanınma hakkı isteyen bir birlik olan birimin askerlerini kullandı. Hemde Türk topraklarından geçirerek. Savaş çok kanlı bitti. Bitti demekte yanlış ve halen devam etmekte. Binlerce,yüzbinlerce hatta ve hatta milyonlarca masum insane katledildi. İnsanlar bilinmeyen ceza evlerinde işkenceyle yaşadılar ve öldürüldüler. Şanslı olanlar yani kürt vatandaşlardan bir kaçı işte biz bıraktık demek için bırakıldılar. Bu bir gösteriş değilmiydi? Biz bıraktık onlar vazgeçmedileri göstermeye çalıştılar.. Şimdi biz kendini insan haklarının arkasına gizleyen ABD hükümetine şu soruyu soruyoruz ve yanıt bekliyoruz. Cevap ver dememiz gerekirken “Sadık Dostumuz” deyip kurtulduk. Bu kadar basit olamamalı. İşte başımıza yıllarca musallat olan ve halen sorun olarak devam eden , PKK. K.ırakta büyüyen ve ülkemize kan kusturan ve bu PKK ‘ya destek veren Barzani ve Talabani değil mi? Bunların, yani;PKK’nın eğitimlerini de üstlenen ABD’li subaylar değilmiydi? Ne oldu beyler , sadık dost nerede kaldı? Bu neye benzer bilirmisiniz; “Besle Kargayı oysun gözünü”. Bu başka bir şey olamaz. ABD Irak savaşında Barzani ve Talabaniden destek almadan daha ne kadar once acaba Irak’a subaylarını gönderdi ve oradaki kürtlerin eğitimini üstlendi. Hiç mi düşünmedi ki ,bu sadık dost, yıllar once eğittiği ve sonradan başına bela olan Saddam Rejimi gibi bu kürt rejimi de daha sonraları onun ve Türkiye’nin başına bela olacak? Elbette düşünmedi. Nasılsa olsa olsa Kürdistan tek şeyi düşünüyor, o da Türkiye. Ve elbette Kerkük. Acaba savaş başlamadan bunlarında anlaşmaları yapıldı mı?Yapılmadı mı? Paylar ve hisseler paylaşıldı mı, yoksa paylaşılmadı mı? Kürdistan haritasını çizmiş en once Kerkük ve sıradan Türkiye. Beyler uyanın nereden nereye işte; Uzak değil geçen senenin son günlerinin VATAN Gazetesinin 23 ARALIK 2005 tarihli yazısından bir kaç satır. Okuyanlar mutlaka hatırlayacaktır. PKK’yı ABD’Ii Subaylar Eğitecekmiş. PKK’nın K.Irak’taki kamplarından kaçıp güvenlik güçlerine teslim olan PKK’lı kadın militandan çarpıcı iddialar.. Bizi ABD’li komutanlar eğitecekti.
Bangır bangır konuşma zamanı. Geri çekilip konuşmadan susma zamanı değil. Şimdi bir an once bunların sorgusu suali sorulmalı. Kim yada kimler bu soruların muhatabı? Kendileri … Söylemeye hiç gerek yok.Bu vatan da hür , özgür ve bir vatandaş gibi yaşamayı hak eden vatandaşların sorması gereken sorular bunlar. Susmak bize sadece kaybettirir. Susmayın. Söylenecek sözlerinize mutlaka cevap arayın. Gazete manşetini görmek için Tıklayınız.
FANİ DÜNYA DERTLENİR DERTLENİR GİDER
Fani Dünya dertlenir dertlenir gider Zalım felek neler neler eder Yalnız felek değil Kul da neler eder eder gider
Bozuldukça bozulur fani dünya da düzenler Çoğaldıkça çoğalır gamlar dertler Zalım felek dert ekici olmuş Kul da ona eşlik eder
Çalar Aşık Türkmen çalar söyler Gamı derdi dilden dile döker Zalım felek ecel olmuş Kul da ona eşlik eder
KÜRESEL TUZAK
“Ekonomik kiralık katiller” ülkeleri nasıl borçlandırıyor. Uluslar arası bankacılık alanında uzun yıllar çalışmış olan bir uzman, IMF ve Dünya Bankası’nın başrolü üstlendiği “ülkeleri kısaca alma” mekanizmasının iç yüzünü deşifre ediyor. Ekonomi Tetikçilerinin amacı, John PERKINS adlı uzman “Confesions an Economic Hit Man,”(Bir ekonomik kiralık katilin itirafları) adıyla yayınlanan kitabında, “Ekonomi tetikçisinin amacı küresel imparatorluk kurmaktır.Bu kişiler, şartlı borçlandıkları ülkeleri birilerinin kölesi haline getirmek için uluslar arası finans kuruluşlarını kullanırlar. Büyük finansman gerektiren alt yapı hizmetleri için borç temin ederler. Borç tutarı büyüyüp ödemeler aksayınca da siyasi ve ekonomik diyetler devreye sokulur” diye yazıyor. Ne gibi diyetler isteniyor? PERKINS, sürecin sonrasını şöyle anlatıyor : “Bu diyetler BM’ de Amerika’nın isteği doğrultusunda oy verme, askeri üs kurma veya petrol gibi değerli kaynaklara el koyma şeklinde olabilir. Buna ragmen borçlunun borcu devam eder. Böylece küresel imparatorluğa bir ülke daha eklenmiş olur. Ekonomik kiralık katillerin kullandığı paranın büyük bir kısmını Dünya Bankası ve IMF sağlar. Temel olarak işimiz Amerikan imparatorluğunu inşaa etmekti, biz bunun için eğitildik ve başarılı da olduk.” İtiraflar var ama soru soran yok. Biz böyleyiz deyip geçmeyin Sayın Millet Meclisi. Uyanın. Ülkemizin üzerine oynanan bu oyunları yazan yazıyor hemde itiraf ediyor, ama yapılan hiç bir girişim yok. Nerede Cumhuriyet? Her zaman ağzımıza aldığımız bu kelimeyi şimdi unuttuk mu işimize mi gelmiyor? İşte çarpıcı resimler bakın ve şaşırın. Ancak bu kitabı mutlaka okuyun. Resim 1 - Resim 2
İRTİCAİ HİKAYELER ALTINDA MEMLEKET BÖYLE SÖMÜRÜLÜYOR 23 ARALIK 2005 VATAN GAZETESİ … “İrtica bu gün de önemli bir tehdit” G.Kurmay Başkanı Özkök, Kubilay’I anma günü nedeniyle mesaj yayınladı:Kökten dinci akımlar karşısında TSK’nın bilinen yaklaşımında hiç bir değişiklik yoktur. Karanlık güçlerin temel hedefi gençlerimizin akıl ve mantıklarını ele geçirmektir. Evet. G.Kurmay Başkanı bunları söylüyor. Ama nedense Türk Silahlı Kuvvetlerini kendi menfaatleri uğruna kullanan albay,yarbay ve paşalara sıra gelince tedbili mekan duruyor. İnsanlar asker olmayla dinsiz olmuyorlar Paşam. Sizler ne kadar zorlasanız da siz istediğiniz ve sizzler gibilerin istedikleri olmayacak. Türk Silahlı Kuvvetlerini TSK yapan bu vatan uğruna şehit düşen askerler ve buna ragmen “Allah VATAN’ımıza MİLLETİMİZ’e zeval vermesin” diye dua eden şehit ana ve babalarınındır. Hiç bir zaman sizlerin olmamıştır ve olmayacaktır. TSK’yı TSK yapan değerlere karşı saygısızlık asla ve kati suretle yapılamaz. Önce kendi elimizi pisliğe sokup onu temizleyecez. Sonra da aşırısı mı var kaçırıcı sı mı var ona bakacaz Paşam. Yani once kendimize bakacaz. Konuşurken usturuplu olacaz yani. 22 EYLÜL 2005 VAKİT GAZETESİ… İRTİCA KILIFLI ENTRİKA… 1997 Yüksek Askeri Şura ‘sında TSK’dan ihraç edilen Tabip Kıdemli Albay Prof.Dr.Mustafa KAHRAMANYOL’un eski eşi Nurcan AKÇAY, eşinin ordudan atılma sürecinde nasıl kullanıldığını bütün ayrıntıları ile anlattı. ÇEVİK BİR , İŞ VE PARA TEKLİF ETTİ “Çevik BİR; Mustafa bey aleyhinde mektup yazmam için, bana iş ve bir miktar da para vaadinde bulundu.Mustafa Bey’in aldatılmasının ardından iş ayarlandı.Bir sene dolmadan kendi çıkardı.Vaad ettiği bir miktar parayı hiç vermedi.” BELÇİKA’DA KORNA KAVGASI “Çevik BİR’in genç olan ikinci eşi ile Mustafa Bey’in benden önceki eşi Dr.Öz Hanım Belçika’da araba kullanma öğrenirken, korna çalma sebebiyle kavga etmişler. Mustafa Bey, Çevik BİR’in ayağına gitmeyince fena halde sinirlenmiş.O günden sonar da, Mustafa Bey’e diş bilemeye başlamış.”
Paşam, durumlar bu. İrticai faaliyetler içinizde dolanıyor. Siz saman altındaki buzayı araya durun.Çıkacak çıkacak bekleyin kuş çıkacak. Aman dikkat edin de başka şeyler çıkmasın. Sizler her ihtimali değerlendiren insanlar ve şahsiyetlersiniz, başka şeylerinizi örtün de açığa çıkmasın rezil olursunuz. Bizden söylemesi. TSK onurlu, şerefli ve haysiyeti olan bir kurumdur. Kimsenin bu kurumun adını lekelemeye hakkı yoktur ve olamaz da. Her kim olursa olsun.Kim inanıyor , kim inanmıyor'u bırakıp daha ciddi meselelerinizi halledin de millet sorgu sual istediğinde cevap verebilesiniz.Bu halk,bu millet sayesinde TSK'nin varlığını devam ve idame ettirdiğini unutmayın. Bu ülkenin dini İSLAM ve Yönetim Şekli de CUMHURİYET'tir. Bunu da kimse inkar etmez ve edemez de. Kimse kimsenin inanma özgürlüğüne karışamaz bu böyle gelmiş ve böyle devam edecektir. TSK, olarak of o ayağıma gelmedi , o şunu yapmadıyla uğraşacağımıza biraz vatanımıza sahip çıkalım. Bu gibi değersizliklerle uğraşacağımıza başımızdaki tehditleri silelim. TSK bunun için kuruldu bu işe yarasın. Sözüm anlayana ve anlamak isteyene …
Görmeyiz Gülüp Eğlenmeyi Görmeyiz gülüp eğlenmeyi Baktığımız, kara besbelli Bize yılbaşılar bayramlar Her geçen gün gibi
Fani Dünya'nın dört mevsimi Kara kışın bahar günleri Baharda aşk günleri Bize ölüm gülü gibi
Fani Dünya; aylı , güneşli Gününde güller; güz ayında güllerin güzelleri Gamlar dertler içinde Görmeyiz hiç birini
Aşık Türkmen bilirler beni Çalar aşıklar dertlerini Aşıklara şu saz dedikleri Vallahi mecbur,şart gibi
EKERİM EKERİM ELBET BİR GÜN BİTER
Yıllardır sürdürdüğümüz bunca mücadelenin sonunda siz değerli okurlarımızın katkılarıyla gelmeyi hedeflediği noktaya gelmiş ve gelen tüm eleştiri ve tebrik mesajlarına ayrıca açıklamalı bilgiler verilmiştir. Tüm değerli okurlarımıza katkılarından dolayı teşekkürlerimizi bir borç bilir ve saygılarımızı sunarız. Ekerim ekerim elbet bir gün biter Fani dünya yeşerir gider Hiç şüphem yok Ben solarım ama onlar açar gider
Son bir yıl içerisinde bizleri yaklaşık 2.000 kişi takip etti. Ancak son günlerde bu sayı gittikçe arttı. Ve son haftalarda yeni ziyaretçilerimizin de girişlerinde kullanıcılarımız ve okurlarımızda 4.000 kişilik bir artış gördük ve anladık ki bizlere çok daha hırsla ve sabırla çalışmak düşüyor. Gel gönül sabır eyle Saza deyişle düzen eyle Bunca gamı derdi Ufak ufak söyle söyle
Ve artık düşündük ki halkımıza sözlerimizi sazımız ve sözümüzle iletelim. Pek yakında sazımız ve sözümüzle olaylara diyecek bir sözümüz olacak. Ve sözümüzü kimseden esirgemeyeceğiz.
Yazımızda da dediğimiz gibi dünya kaynıyor. Son günlerde dünya’nın gündeminde CIA ’in işkence uçakları hakkında çeşitli açıklamalar var. Bizler , siz değerli okurlarımıza 9 ARALIK 2005 tarihli Yeni Asya gazetesindeki yazıyı yorumsuz siz okurlarımıza tekrar veriyoruz.
İBRETLE SEYREDİYORUZ TBMM İnsan haklarını inceleme komisyonu Başkanı Mehmet ELKATMIŞ, CIA uçaklarıyla ilgili olarak; “BM işlevsiz hale gelmiştir; güçlü devletlerin aracı olduğunu da hepimiz ibretle seyrediyoruz. İşte dünya üzerinde gizli uçaklar dolaşıyor, gizli cezaevleri var, gemilerde cezaevleri var, sorgulamalar yapılıyor.Ama bunlardan hiçbirimizin de haberi yok. Dünya’yı belli güçler, istediği gibi idare etmeye çalışıyorlar. ASIL SORUŞTURMA CIA ‘ya AÇILMALI Ankara – Mazlum ADER Genel başkanı Cevat ÖZKAYA, CIA uçakları ve sorgulamalarla iddiaları değerlendirirken, “Amerikan Sivil Özgürlükler birliği, bir kişinin kaçırılması ve Afganistan’da gizli bir ceza evine götürülmesi nedeni ile nedeni ile CIA hakkında dava açarken, Türkiye ‘de bu iddiaları ortaya atanlar hakkında soruşturma açılması kabul edilemez” dedi. Özkaya yaptığı yazılı açıklamada, ABD dış istihbarat birimi CIA uçaklarının dünyanın bir çok bölgesinden terör zanlılarını toplayarak belli merkezlere götürdüğü uzun zamandan beri iddia edilirken, ortaya çıkan delillerden sonra bizzat ABD Dış İşleri Bakanı’nın tevil yollu ikrarı ile bu iddianın gerçek olduğu ortaya çıktığını hatırlattı. Bizler bu konuda öncelikle Devletimizi sonra hükümeti ve sırasıyla yetkililerimizi duyarlı olmaya davet diyoruz. DÜNYA KAYNIYOR
Dünya’nın her yanında olaylar oluyor ve insana dünya artık kaynamaya başladı dedirtiyor. Fransa da olan ve gün geçtikçe büyüyen olaylar bunun en büyük ispatı. Halk ayaklanması. Araçlar yakılıyor, polisle çatışmalar devam ediyor. Ve ortalama her gün 100-200 araç yanıyor. İnsanlar yıllarca çektikleri baskının bir patlamasını yetkililere bu şekilde bir tepkiyle göstermeye çalışıyorlar. Peki bu tepkinin altında yatan en büyük sorun ne? Bu insanlar ne istiyor? Bu insanlar, yıllarca kenar mahalle insanı statüsünde gizli bir ırkçılığın kurbanı olduklarını belirtiyorlar. Her Fransa vatandaşının hak ettiği haktan kendilerinin de yararlanabilmelerini talep ediyorlar ve bunu elde edene değin bunları devam ettireceklerini bildiriyorlar. Çıkan isyanı bastırmakla görevli Polis ise ilginç bir açıklamayla bir anda gündemi farklı bir yöne çekti. Bu da bir polis memurunun açıklamasıydı. Polis memuru yetkilileri bu olayları daha da kışkırtmayla suçluyordu. Yetkililere söyle veryansın ediyor” olayları azdırıyorlar sonra gidip rahatça yataklarında yatıyorlar marifet bu değil, marifet gelip bu isyanı bastırmaya çalışmaktır”. Bu olaylarda gerçekte kimlerin parmağının olduğunu elbette yakın zamanda göreceğiz. Gerçi tahmin zor değil. 11 Kasım 2005 tarihli bir gazetede Ürdün de meydana gelen otel patlaması ile ilgili yazı vardı. Amman da bir otel ve içinde yüzlerce insan. Her ırktan. Ancak o güne kadar otelde kalan İsrail vatandaşları o gün patlamadan önce bir zaman diliminde otelden tahliye ediliyor. Arkasından bir patlama 57 ölü, 300 den fazla yaralı. Falan filan. Malum bu tarz bize hiç yabancı gelmedi. Daha birkaç sene önce 11 Eylül ikiz kulelerde aynı şeyler konuşuldu. O günde orada yalnız bir İsrailli arap asıllı birisi öldü. Ama ne ilginçtir. Orada bir İsrailli mi çalışıyordu. Elbette hayır. O gün hiçbir İsrailli işine gelmedi. Neden ? Ölüm kokusu mu almıştı herkes o gün için. HAYIR. Sadece uyarılmışlardı. İster komplo teorisi deyin isterseniz olmaz bu kadar deyin. Biz yazdık okuyup yorumlamak sizlerin elinde.
Dünya bir kazan olmuş Altına odunlar konmuş Birileri yakıp yakıp durmuş Söyle Aşık Türkmen söyle
Gözleri hiç mi doymamış Karınları leş gibi olmuş Kullara saldırmış saldırmış durmuş Söyle Aşık Türkmen söyle
Aşık Türkmen Haller böyle İnsan gelmemiş bunlar Dünya yüzüne Bilenmiş deyişlerinde Söyle Aşık Türkmen söyle
|