|
BUNLARIN ZİHNİYETLERİ BELLİ Dünya’nın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de olaylar her gün değişiyor. Ve belli kesimler tarafından yeni olaylar üretiliyor. En son zamanlarda yine en yetkili ağızlardan irtica sözünü dile getirirken duyuyoruz. Sokaklarda bütünleşen kesimler bir araya gelerek miting düzenleyip slogan atıyorlar. İşin ilginç tarafı bir gece yarısı Genel Kurmay internet üzerinden irtica ile ilgili bildiri yayınlıyor. Görev süresi dolmak üzere olan sayın Cumhurbaşkanımız Sezer; Cumhuriyet kurulduğundan bu yana hiçbir dönemde, günümüzde olduğu kadar tehlike ile baş başa kalmadığını söylüyor. Ve sayın Cumhurbaşkanı irtica tellallığı yapıyor. Sayın Cumhurbaşkanıma diyorum ki; Cumhuriyet kurulduğundan bu yana hangi Cumhurbaşkanı döneminde, sizin başta olduğunuz dönemde geçirmiş olduğu krizlerin bir benzerini gördü. Türkiye bu kadar yüzde yüz yükselen dolar kurunun altında ezilmiştir. Kimler bu sayede bir gecede dolar milyarderi olmuştur. Küçük esnaf aldığı ve var olan borçlarını ödeyemediği için iş yerlerini kapatmak zorunda kalmıştır.Birazda bunlardan bahsi açsanız. Danıştay başkanı da irticadan bahsetmiş ve Atatürk ilke ve inkılâplarına aykırı her hareket irticadır demiştir. Sayın Cumhurbaşkanım ve sayın Danıştay başkanım kimsenin Atatürk ilke ve inkılaplarına aykırı geldiği yok. Siz yüksek yöneticilerden başka. Cumhurbaşkanım affettiğiniz teröristler yine dağda bizim olan kardeşlerimize kurşun sıkıyor. Köşkünüzden burnunuzun ucunu göremez hale gelmişsiniz. Gerçi illegal bir derneğe 150 bin YTL para verilmiş. Bizde özgür basınımızın en ince detaylarında sakladığı ayrıntıları araştıracağız. Şimdi merak ediyorum, nerede kaldı sizin Atatürk ilke ve inkılaplarına inancınız. Herkesi kandırırız, kimse duymaz, bilmez politikasını artık bu halk yemiyor bilginiz olsun. 12 Eylül darbesiyle Kenan EVREN ver parayı al incirliği dedi. Bu gün incirlikten kalkan savaş uçakları K.Irakı bombaladı. Ardından ABD kürt peşmergelere para ve silah desteği verdi ve verilen silahlarla dağdaki askerimize kurşun sıktılar ve sıkıyorlar. Birazda bunlardan bahsedin. İçimizde barınmalarına imkan verdiğiniz hayinlerin halen ayıklanması gerektiğini anlayamıyormusunuz? Yoksa korkularınız mı var? Biz bunu merak ediyoruz. Gün ve gün şehitlerimizin sayısı artıyor. Vicdanınız nerede kaldı. Belli şeyleri konuşurken mangalda kül bırakmıyorsunuz? Ama geride kan ve göz yaşı bize bu asil Türk milletine armağan olarak kalıyor. Bir gece yarısı internet üzerinden yayınlanan irtica yazısında, peygamber efendimizin kutlu doğum haftasının kutlanıyor olmasından dolayı okunan Kur-an okundu diye irticai faaliyetten bahsedildi. Ne zamandan beri Dini İSLAM olan bir ülkede Kur-an okumak irtica oldu. Her şey boş. İnsanlar suçlamak için bahane yaratır olmuş. Kenan Evren paşanın damadının Kürt asıllı olduğuna dair duyum aldım. Bunu şu nedenle dile getiriyorum. Doğu kaynaklı tüm ihaleleri damat bey rahatlıkla zorlanmadan alabiliyormuş. Ne kadar ilginç değil mi? Aslında ilginçlik yok bu işte. Paşa beyin paşa damadı olmalıdır. Bunun içinde her yol mubahtır prensibi işliyor galiba. Gelelim Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili olarak diyeceklerime, bu zamana kadar Cumhurbaşkanı bizlerin oyları ile meclise girmeye hak kazanmış milletin vekilleri tarafından iktidar partisinin adayını belirlemesinin ardından hemen seçilirdi. Peki bu sefer ne değişti. Görüşmeler sıcak kanlılıkla geçmişken içlerde bir yerlerde saklı bir hesap kitap mı var? Ayrıntılarda gizli aslında bunların her biri. Niye derseniz, CHP ve DSP birleşme için zemin hazırlığını çok öncelerde yapmıştı. Hatırlayınız, Rahmetli Bülent Ecevit’in rahatsızlanmasının ardından ve ölümüyle birlikte yeni DSP genel başkan seçimiyle iki tarafta bir ittifak duygusu hissedilmişti. Ve unutmadan seçim yapılsın çağrısı CHP den gelmişti. Şimdi ise erken seçimden korkuyor. ANAP ve DYP partilerinin birleşmesine gelince, iki tarafında bu seçimde tek başlarına %10 ‘luk oy alabilecekleri yoktu. Bu nedenle birleşmekle %10 barajını aşabileceklerini düşünüyorlar. Ama görülen o ki tam tersi olacak. Neden derseniz, hiçbir partinin insanı inandığı değerlerin aksinde olan bir partiye bu zamana kadar oy vermemiştir. Şimdi bu birleşimi gerçekleştirecek olan partiler barajı aşmış olsalar dahi çok fazla kişinin oyunu yitirdiklerini seçim sonrasında açıkça örme fırsatı bulacaklar. Birleşen hiçbir parti kendi içinde büyüme gerçekleştiremeyecek hale gelecektir. Gittikçe küçülen ve millet vekili yitiren partilerden olacaklardır. Seçim her şeyin doğru sonucunu belirleyecektir. Bu halk 4,5 yılda yapılan ve verilen hizmetlerin hakkını hak edene vakti ve zamanında verecektir. Bundan kimsenin şüphesi olmamalı. KENDİNE HAYRI OLMAYAN DEVLETİN BAŞKASINA HAYRI OLUR MU?
Halk dilinde bir deyim vardır. “ Bu adamın kendine hayrı yok ki devletine milletine hayrı olsun”. Türkiye’nin sanki tamda kendisi için söylenmiş gibi değil mi? Bir bakarsınız içler acısı bir olay, bir bakarsınız Türk insanına yakışmayan hareketlerden kaynaklanan ciddi sorunlar ve maalesef bunlar gibi daha niceleri ile karşılaşırız. Siyasetçilerimizin hem içerde hem de dışarıda laçkalaştığını, bize ait olan o şanlı tarihimizi kimlerin uşaklığı ile yok ettiğini görür ve bazen bunlara şahitlik ederiz. Bakmak yeterli oluyor bakmayı bilen için. Yeri geliyor ülke olarak çirkin oyunlar içinde buluyoruz kendimizi. Ekonomimizi sarsabiliyorlar. Diledikleri gibi borsamızı yükseltip düşürebiliyor, ani ve ciddi krizlere yol açabiliyorlar. Yıllarca PKK ile savaştık. Şehitler verdik yüz binlerce. Ama herkes gördü ki o savaştığımız PKK sonunda Kürt Devleti’ni kurdu. Sizce şimdi PKK ile mi savaştık? Savaştık da ne oldu? Devlet kurmalarına ne kadar karşı çıkabildik? Bunların tek kaynağı laçkalaşmış siyasetimizden başka bir şey değildir. Bu günlerde PKK ile işler kızışmaktadır. Kırmızı çizgiyi çiğneyerek Amerika ve İsrail’in Irak da, Kerkük de bombalar atıp binlerce insanı öldürürken, bizim dış işleri bakanımız “olayları büyütmeyelim” diyerek aslında sınır komşusuna bağlılığını değil kime ve kimlere bağlı olduğunu onları öve öve bitiremeyerek göstermiştir. Sonrada yeri geldiğinde dış işleri bakanımız dostlarımız PKK’yı bitiremezse biz bitirir ve durdururuz gibi açıklamalar yapmaya başladı. Senelerce Amerika ve İsrail’in Türkiye’ye dost görünüp nasıl arkamızdan oyun oynadıklarını tüm dünya biliyor ama nedense bizim haberimiz yok. Kerkük de, Necef de binlerce yüz binlerce masum insan ve Türkmen kardeşlerimiz can verdi. Bundan sonra düşman aramaya çalıştık. Düşman içimizdeki siyaset ve sıcak para uğruna ülke insanını acımasızca düşman önüne atan siyasetçilerimizde değil mi? Bu yüzden piyasalarımızın durumu gün geçtikçe kötüye gitmiyor mu? Maalesef bu hükümette gelen gideni aratır misali bir yaşama sürükler oldu bu ülkeyi. Her yanımız çeteler ve yolsuzluklarla dolmuş. Biz hala neyin içinde ne kadar kirlendik bunun farkına varamaz olduk. Yeri geldi Ülkemiz dağdaki insanına pişmanlık yasası çıkardı. Teslim olan oldu geldi. Sonra devletimiz bu insanların eline silah verip, bu insanları bir zamanlar kendilerinin de içinde bulunduğu PKK ile savaşmaya gönderdiler. Bu insanlar bile şaşırdı. Adamlar diyor ki; “dağa çıktım askerle çarpıştım, devlete sığındım PKK ile çarpış dediler”. Bunun doğruluk payına inanmak istemiyor insan. Peygamber efendimize söz söyleyen 16.Venedik’e ne kadar cevap verebildik. Siyasetçilerimiz buna ne kadar baskı yapıp özür diletebildiler. Maalesef bir de üste çıktılar bunlar. Yazık. Bizler siyasetçi yada ülke yönetiminde olan insanlar değiliz. Yalnız bu ülkenin daha ileri gitmesini isteyen halk olarak daha doğru zamanlarda doğru seçimler yaparak doğru siyasetçi profilini çizmek bize düşer. Tüm İslam alemin bu mübarek Ramazan bayramını en içten dileklerimle kutlar, tüm İslam alemine sağlık, mutluluk ve huzur dolu günler dilerim. Barış dolu günlerde buluşmak dileği ile.. Resimleri görmek için Tıklayınız. RESİM 1 RESİM 2 RESİM 3
AŞIK TÜRKMEN VEREBİLECEKMİSİN AŞIKLIĞIN HAKKINI, DEYİŞLERİNİ
Çok çekmişsin dünya derdini Köroğlu söylerdi itlere hak ettiklerini Söyle de onlar gibi sevemem seni Sevemem seni mecnunun Leyla’sı gibi Efelerin yanıkları gibi Olda onlar gibi sevem seni, sevem seni
Aşık Türkmen, dünya kan gölü gibi Belli kimin kime zulüm ettiği Yazda göreyim kuyumuzu kazanları Arkasından eşlik eden bizim sürüleri Şanlı şanımız gibi sevem seni, sevem seni
Duydum Aşık Türkmen etmişsin garip Mehmet’i Çevir de göreyim halka doğru yönünü
Bilir misin? Dadaloğlu,
Köroğlu mertliğini
FİTRE VE ZEKAT
PARASIYLA MEYHANE Hem Laik, hem de halkın dini duyguları işte böyle istismar ediliyor.
THK, hem de laikliğe aykırı olduğu halde fitre, zekat ve kurban derisi topluyor. Bu paralarla da “BAR” açıp, içki satıyor. Bütçesi topladığı fitre,zekat ve vatandaşın kurban derisinden elde ettiği gelirlerden oluşan THK’nın, Selçuk Efes Eğitim Merkezi’nde içkili lokal işletildiği belirlendi. THK’nın tanıtım broşürlerinde; fotoğraflarda rakı,şarap,votka,bira satışı yapıldığı gözlenen lokalden, “2006 yılında açılan kafeterya bar” olarak bahsediliyor. KANUN VE YÖNETMELİĞE GÖRE YASAK
Bir hayır kurumu
olan THK’nın tüzüğünde, Kurum’un Dernekler Kanunu’na tabi olduğu belirtiliyor.
Resmi internet sitesinde yer alan bilgilere göre de, devletten 49 yıllığına
kiraladığı Selçuk Efes Eğitim Merkezi’nde, sportif faaliyetlerde bulunuluyor.
Oysa, Dernekler Kanunu’na göre, THK’nın lokalinde içki bulundurması yasak.
Gazetede yayınlanan Resmi
görmek için Tıklayınız. MERSİN ŞEHİTLERİ
GAZİ ve Şehit aileleri derneği’nin “Şehitler Köşesi”ne son 4 ayda tam 9 gencimizin daha fotoğrafı asıldı.1990’dan bu yana tutulan kayıtlara göre Mersinli şehitlerin sayısı174”e, gazi şehitlerin sayısı117”ye ulaştı
DERNEGE
gelenler Çanakkale şahitliği”ni andıran panonun önünde gözyaşlarını tutamıyor
dernek başkanı Suna ünlü selek “bu köşede 30 şehidimizin fotoğrafı yok. Çoğu
Yörük ve köylü, sivil hayatta resim bile çektirememişler. Komando olup vatan
için şehit düşmüşler” diyor.
KRAL ÇIPLAK Bir çıplak kral hikayesi vardır. Halkını baskılarla bezdiren ve etrafındaki dalkavukların sözlerine itimat eden bir kral. Zamanın birinde dalkavuklardan bir tanesi krala, “ kralım size öyle bir elbise dikeceğim ki bu elbiseyi yalnızca aptallar görecek” demiş. Kral bu söze bile inanmış. Aslında dikilebilecek ve dikilende bir kıyafet yoktur. Hikaye böyle işte. Ne dikilen nede doğru dürüst giyilebilen kıyafet vardır. Olmayan kıyafet giydirilir krala. Ve kral çıplaktır. Herkes görürde çıplaklığını kralın kendi aptallığından kendi göremez çıplaklığını. Dalkavuklara güvenmenin sonucudur bu. Şimdi gelelim günümüz çıplak krallarına. NATO. BM. ABD. Nato’ nun bu gün 51 üye ülkesi bulunmaktadır. Bunların içinde bizim ülkemizden başka hiçbir Müslüman ülke yer almamaktadır. Bizim girmemizin de daha doğru bir söylemle alınma sebebimiz aslında bizi hakimiyet altında tutabilmektir. Aslında NATO’ ya üye olan her ülkeye verilen bazı teminatlar ve sözler vardır. Savaşlarda destek, ekonomik yardım, terörle mücadele de yardım gibi vs. Nedense bu konularda her ülkeye tam destek verilirken Ülkemize sıfır üzerinden sıfır yardım ediliyor. Terörü durdurmak için yardım isteniyor. Doğuda ve Irak sınırında teröre destek veren BARZANİ ve TALABANİ ‘ye Amerikan tarafından sonsuz yardım yağıyor. Nerde bizim terörle mücadelemiz? Dağda uykusuz yatan askerimiz var nasılsa bizim. Şehit vermeye biz alıştırıldık. Aslında kabahat bunlara destek verenlerde değil, destek verildiği bilindiği halde halen bu ülkelerinde yanında yer almaktan gurur duyan Ülke yöneticilerimizdedir. Yıllardır ABD, silah depolarını ülke topraklarımız içerisinde barındırmak ve barındırttırmak amacı gütmektedir. Amaç yıllardır elde edilmiş birer hazinedir. ABD devleti, Nato ve BM her zaman Türkiye ‘yi elleri altında bulundurmuşlardır. Ülkemizin değer bilmez yöneticileri bu dalkavuklara her seferinde inanarak ve güvenerek yalnızca çıplak krallıklarını ilan edebilmişlerdir. Başka da bir şey becerememektedirler. Ancak unutmasınlar ki “ Egemenlik kayıtsız ve şartsız aziz milletindir”. Her zaman olduğu gibi günü gelecek son sözünü yine bu aziz vatanın aziz milleti söyleyecektir. Resimleri görmek için tıklayın. BUNLARA MI OY VERDİK
Her vatandaşın oy kullanma yaşı geldiğinde dilediği partiye oyunu verme hakkı bir vatandaşlık görevidir. Ülkemizdeki siyasetçiler senelerdir siyasetten ve siyasetçiden soğutmuşlardır. Vatandaşlarımız bu siyasetçilerden bezmiş durumdadırlar. Seçim meydanlarında söylediklerini hiçbir zaman iktidara geldiklerinde yerine getirmedikleri gibi vatandaşla alay eder duruma gelmişlerdir. IMF gibi acaba daha nerelere de borcumuz var bilemiyoruz. PKK terör örgütüne hiçbir siyasetçiden hiçbir tepki yok. Ne ala memleket. Ama yerli yersiz zam ve ek vergilerle insanları hem memleketten hem de siyasetten soğutmuşlardır. Bu son seçimde vatandaşlar AKP ‘yi diğer partilerden ayrı tutmaya başladılar. AKP hükümetini başa getirdiler. Zaman geçtikçe bunlarında ne oldukları ortaya çıktı. Vatandaşlar kendilerine göre görüşlerini yapıyorlar. Benim görüşüme göre benim beklentilerimin tam tersi çıktı. Daha önceki iktidar partileri gibi sözlerinde durmadılar ve dış mihraklarımız olan ve insanlıktan nasibini almamış bazılarını Demokratik özgürlük altında Afganistan’da ,İsrail de ,Irak da ve doğuda çoluk çocuk demeden öldüren ve öldürten Amerika ’yı, İsrail’i AKP hükümeti öve öve bitiremiyor. Bu memlekette sorun ne IMF ne borç. Önce içimizdeki düşmanı yok etmeliyiz. Yani bilinmeyen güçleri ve elbette çeteleri. Ülkemiz bunları temizleyebilecek güçtedir elbette. Ama bu içi başka dışı başka dışı başka düşmanları dost diyen zihniyet yoksunu siyasetçiler olduğu müddetçe bu ülkede bu dertler bitmez. Zaten ülkemize sorun yaratanda dış ülkeler değil midir? Gazeteden bir RESİM. Tıklayınız. Haberlerde duyuyoruz; Afganistan da şu kadar, Irak da şu kadar, Filistin de şu kadar genç ,yaşlı , çoluk çocuk öldürüldü. Doğuda şu kadar Türk askerimiz şehit düştü diyorlar. Bir bakın bakalım; öldüren kimler, ölenler kimler. Kendi askerlerimizi bile öldürenlere dost diyen siyasetçilerden biz ne bekliyoruz ki artık. Biz böyle bir siyasete ve böyle zihniyetteki siyasetçilere mi oy verdik ey halk? Bizim başımızdaki siyasetçiler bakın ABD’ yi nasıl övüyorlar. 50 senedir Amerikan askerleri barış için canlarını feda ediyorlarmış. Bende diyorum ki bir bakın 50 senedir Amerikan askerleri gittikleri yerlerde barış için mi çabalıyorlar yoksa zulüm yapmak için mi oralarda uğraşıyorlar. Bunlar ne yapıyorlar diyen var mı? Olsa da duyan var mı hiç? Dönüp 50 senede kendi askerimize bakın. Kaç yüz yada kaç bin şehit vermişiz. Birazda kendi askerlerimiz, şehitlerimiz için üzülün değer bilmez siyasetçilerimiz. HER YERDE İSRAİL
İsrail kendi devletini kurduğundan bu yana başta kendi halkı olmak üzere başka ülkelerin halkına da iğrenç oyunlar oynamışlardır. Kendi halkına kan kusturan, Filistin halkına katliamlar yapan, Irak da iğrenç oyunlar oynayan, Kürtleri kullanarak Güneydoğu da bir takım oyunlara kalkışan İsrail. 28 Şubat 1997 MGK toplantısında Erbakan hükümetinin devrilmesinin sebepleri arasında duyulan ve alınan bilgilere göre ihale tartışmaları olmuş. Erbakan da ne alıp ne satıyorsunuz demiş işte o andan sonrada kıyametler kopmuş toplantıda.Eee tabii Erbakan haklı olarak ve bir ülkenin başkanı olarak bunlardan haberdar olması ve olmak istemesi doğal bir durum. Ancak o toplantıdan sonra bazı ihale olayları gündeme geldi ve bir anda bazı şeyler yazıldı çizildi ne kadarı doğru onu o MGK toplantısında olanlar bilir. Ama alınacak olanların İsrail menşeli bazı malzemeler yazılan yazılar arasında en ilginç olanıydı. Çünkü zaten İsrail gizli ve kendini belli etmeyen ve yer altından silah ticareti ile bilinen ülkelerden birisi. Yani bizlerin söylemek ve anlatmak istediği şudur ki, 12 Eylülcülerin, 28 Şubatçıların bu ülkeye yükledikleri ağır sorunları gariban halk çekti ve çekmektedir. 12 Eylülcüleri, derin devlet kuranları, 28 Şubatçıları savunan siyasetçileri bu halk siyaset dünyasından bir bir silmiştir. 28 Şubatta halkın oyuyla gelen hükümeti bir takım iftiralarla deviren o zihniyetler yok olma aşamasındadır. Irak da olayları körükleyen ve Amerika arkasından insanları kullanarak işini yürüten ve tüm kaynakları eline geçirip güç birliği kurmayı hedefleyen ülke İsrail’dir. Kan isteyende kanı dökende İsrail olmuştur.
YALAN DÜNYA DERT DOLUDUR Yalan dünya dert doludur İtleri soysuzları boldur Gurbetlerde garibanlara Saldıranlar çoktur
Dünya’ya garip gelenin hali nice olur Meskeni kim bilir hangi diyarda olur Çalışıp çabalayıp bir yuva kursa Onu da çok gören kem gözler olur
Aşık Türkmen sazına dertli dertli vurur Bileylenmiş deyişleri zalımlara dokunur Yalan Dünya da gariplerin boynu bükük olur Garibin ensesine it vurur zalım vurur
SABIRLI OL YALAN DÜNYADA Sabırlı ol yalan dünyada Küsme hayata yaşama Göğüs ger derde gama Dert böyle biter gam böyle biter
Cesur ol yalan dünyada Boyun eğme ite zalıma Sahip çık hakkına haklarına Dert böyle biter gam böyle biter
Sakin ol yalan dünyada Kapılma paniğe telaşa Yürü yaşamın boyunca doğruya Dert böyle biter gam böyle biter
Aşık Türkmen derler adıma Çok çektim elinden yalan dünya Yaşamaktan yılmam daha ben ölmeyince Dert böyle biter gam böyle biter
İsrail ve İsrail oğulları hakkında Kuran-ı Kerim de yer alan anlatımları inceleyin ve gerçek sonu görün…
ŞUARA: 1-3- Bu sûrenin ismi, mânâsını Allah bilir. , den, , den, , dan diye Muhammed b. Kâ'b'dan bir rivayet de vardır. Şiddet harflerinin en şiddetlisi, kalkale harflerinin en serti, isti'lâ harflerinin en kalını olduğundan, ilk seste bu sûrenin şiddetli bir korkutma ifade ettiğini hissettirir. "Ta"nın Tûr Dağına, "sîn"in Musa'ya, "mîm" in Muhammed'e işaret olduğu da zihne çarpar. Bunlar, sûrede böyle basit harflerden oluşarak okunacak âyetler, işte o mübin (apaçık) kitabın âye tleridir. MÜBÎN: "Bâne" mânâsına "ebâne"den "beyyin" gayet açık, parlak demek olduğundan; kitab-ı mübîn, i'cazı açık olan kitap demek olur ki, kastedilen Kur'ân'dır. Hakkı açıklayan demek dahi olabilirse de buraya uygun olan öncekidir. 4-7- Gökten bir âyet, iman etmeye mecbur edecek bir âyet, tepeden inme kesin bir bela. Halbuki Peygamber ve kitap göndermekten ilâhî kasıt zorla değil, hoşnutlukla olgunluğa erdirmektir. Boyunları, huzu' boyun eğmek mânâsına geldiğinden, buradaki "a'nâk"ın topluluk mânâsına olan "unuk" un çoğulu olması da uygun görülmüştür. Yani bütün topluluklarıyla ona boyun eğerler. Rahmândan zikir; öğüt ve hatırlatma veya Kur'ân'dır. "Biz orada her güzel çiftten nice bitkiler yetiştirmişizdir." KERÎM, he r şeyin iyisi, a'lâsı, faydalısı. ZEVC, burada sınıf, cins nevî. İNBAT, görünüşte sadece bitkilere has gibi görünürse de hayvanlara ve insana işaret eder. Zira hepsinde artma gücü vardır. Bununla beraber yalnız bitkileri düşünmek de yeterlidir. Yani o yeryüzünde sınıf sınıf her türlüsünden ne kadar güzel ve faydalı bitkiler bitirmişiz ve bitirmekteyiz? Baksalar ya! Gerçekten yeryüzündeki o çeşit çeşit bitkileri güzel bir sınıflandırma ile gözden geçirmeli de bir bakmalı; o ne kadar hoş, ne kadar ç eşitli, ne kadar faydalı çiftler? Aynı çevre içinde o türlü renkler, o türlü şekiller, türlü çiçekler ve meyveler türlü özellikleriyle o kadar değişik sınıflar, cinsler, neviler, çeşitler, o güzel çiftler nasıl tertip ve tanzim olunup çıkıyor? Hem ölüp kuruduktan sonra yeniden yeniye kaç kereler bitirilip bitirilip duruyor. Hiç bu mükemmel sanat ,kör bir doğanın kendi kendine gelişmesi olur mu? 8- Şüphesiz ki bunda; bu bitkilerin meydana gelmesinde veya biten her güzel çiftte mutlak bir âyet var. Allah'ın birliğine rahmetinin genişliğine, kudretinin büyüklüğüne, ahiretin varlığına delalet eden, imanı gerektiren bir delil var. Bununla beraber çoğu mümin olmadı (iman etmedi); hatta bitkiler ve hayvanlar dünyası ile meşgul olan ve tasniflerini yapa n ların birçoğu bile Allah'a iman edecek yerde inkâra gittiler. 9- Ve şüphe yok ki Rabbin, O öyle aziz, öyle Rahîmdir. Aziz, dilediğini yapar. Bu sebepten dilediği anda kâfirlerden intikamını alır, intikamı geciktiriyorsa Rahîm olduğu için geciktiriyordur. Şüphesiz, iman edenleri rahmetiyle sevindirecektir. Şimdi bunu hemen aşağıda yedi kıssa ile açıklayacaktır: Meâl-i Şerifi 10- Bir vakit de Rabbin, Musa'ya nida edip "Git o zalim kavme" dedi. 11- "Firavun kavmine, hâlâ sakınmayacaklar mı?" 12- (Musa) şöyle seslendi: "Ya Rab! Doğrusu ben korkarım ki beni yalancı sayarlar." 13- "Ve göğsüm daralır, dilim dönmez, onun için Harun'a da elçilik ver." 14- "Hem onların bana isnad ettikleri bir suç var. Ondan dolayı korkarım ki, heme n beni öldürürler." 15- (Allah): "Hayır hayır" buyurdu, "haydi ikiniz âyetlerimizle (mucizelerimizle) gidin. Şüphesiz ki, biz sizinle beraberiz. (Onları) işitiyoruz." 16- "Haydin Firavun'a gidin de deyin ki: İnan biz, âlemlerin Rabbinin elçisiyiz. 17- İsrail oğullarını bizimle beraber gönder." 18- "Â, dedi, biz seni çocukken himayemize alıp büyütmedik mi? Hayatının bir çok yıllarını aramızda geçirmedin mi?" 19- "Sonunda o yaptığın (kötü) işi de yaptın. Sen nankörün birisin!" 20 - Musa, "Ben, dedi, o işi o anda yaptım ki şaşkınlardandım." 21- "Sizden korkunca da hemen aranızdan kaçtım. Sonra Rabbim bana hikmet bahşetti ve beni peygamberlerden kıldı." 22- "O başıma kaktığın nimet de (aslında) İsrail oğullarını kendine köle edinmiş olmandır. " 23- Firavun şöyle dedi: "Âlemlerin Rabbi dediğin nedir ki?" 24- Musa cevap olarak: "Eğer işin gerçeğini düşünüp anlayan kişiler olsanız (itiraf edersiniz ki) O, göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunan her şeyin Rabbi'dir." 25- (Firavun) etrafında bulunanlara: "İşitmiyor musunuz?" dedi. 26- Musa dedi ki: "O sizin de Rabbiniz, daha önce ki atalarınızın da Rabbidir." 27- (Firavun): "Size gönderilen bu elçiniz mutlaka delidir" dedi. 28- Musa devamla şöyle söyledi: "Şayet aklınızı kullansanız (anlarsınız ki), O, doğunun, batının ve ikisinin arasında bulunanların Rabbidir." 29- Firavun: "Benden başkasını ilâh tutarsan, andolsun ki seni zindana kapatılmışlardan ederim" dedi. 30- Musa sordu: "Sana apa çık bir şey getirmiş olsam da mı?" 31- Firavun: "Haydi getir onu bakayım, doğrulardan isen" dedi. 32- Bunun üzerine Musa asâsını bırakıverdi; apaçık bir ejderha oluverdi. 33- Elini de (koynundan) çekti çıkardı; bakanlara bembeyaz (görünen, nur saçan bir şey) oluverdi. 10-23- Onlara üzerimde bir günah var. Kasas Sûresi'nde (28/15) geleceği üzere kazara kıptiyi öldürmüştü. Zenb (günah) tabiri onların zannettiklerine göredir. Onun için hemen beni öldürüvermelerinden korkarım. Peygamberlik görevini yerine getirmeden önce öldürülmekten korkuyor. Âlemlerin Rabbinin elçisiyiz, denildiği için Firavun; hem o Rabbülâlemin nedir? diyor. edatı ile soru, mahiyeti sormaktır. Mahiyet kelimesi edatına nisbettendir. Yani sorusuna verilec e k cevaptır. Demek ki Firavun, bu soru ile Âlemlerin Rabbının mahiyetini sormuş oluyor. Bir şeyin mahiyeti ise benzerleri ile beraber ortak oldukları genel gerçektir. Filanın mahiyeti nedir? denildiği zaman ona ortaklarıyla beraber ne denir? Nevi veya cins i nedir? denilmiş olur. Halbuki Allah Teâlâ'nın ortağı, örneği, benzeri imkansız olduğundan ona nitelik diye bir şey düşünülemez. 24-26-Onun için Hz. Musa, cevabda uslüb u hakim denilen tarzı seçip yalnız Rabbülâlemin ismini kavram mânâsıyla düşündürmek üzere "âlemin"i tefsir ederek Göklerin ve yerin ve bütün aralarındakilerin Rabbı, eğer düşünüp anlamaya ehil iseniz, dedi. Yani düşünüp anlamaya ehil değilseniz, anlamazsınız. Fakat eşyanın hakikatini araştırmış, sebepsiz bir hadise olmayacağına tam b ir bilginiz var ise, bilirsiniz ki, bu üstünüzdeki gökler ve altınızda ki yer ile aralarındaki bütün bu varlıklar, meydana gelişleri, adetleri, şekillenmeleri, değişikliklere uğramaları ve bütün bu değişme kanunları ile bir Rabbın hükmü ve terbiyesi altın d a bulunduğuna ve bütün mümkünatının (olabilecek her şeyin) üstünde bir vâcibülvücûd'un (varlığı zorunlu olan bir zatın) ortağı, benzeri olamayacağından zatı, niteliği ile tarif edilmeyip ancak görünen eserleriyle bilinebileceğine tam bir bilgi edinirsiniz. Bu cevaba karşı Firavun etrafındakilere dinlemez misiniz? dedi. Bakın bakın, ben ne soruyorum o nasıl cevap veriyor, demek istiyor ve ihtimal ki, doğanın Rabbe ihtiyacını kabul etmiyordu. Onun için Musa sizin Rabbiniz ve evvelki atalarınızın Rab b i, dedi. Doğa üzerinde tasarrufu olan, bununla birlikte bir hükümete ihtiyaçları açıkça bilinen akıl sahiplerinin açık olan delillerini ileri sürdü ki, âlemler anlamının aslı bulunuyordu. Bunu, sizin ve atalarınızın, diye hitap ve tamlama ile ifade etmesi de, daha çok tesirli ve açık olması içindir. Çünkü, sizin Rabbiniz demekle, kendi ihtiyaçlarını göstermiş oluyor. Ve evvelki atalarınızın demekle de, insanlığın faniliğini anlatarak gururlarını kırmış oluyor. Bununla beraber onları akıl sahipleri tarafınd a n göstermekle kendilerine bir şeref de vermiş oluyordu. 27-Buna karşılık Firavun yine etrafındakilere hitaben herhalde size gönderilmiş olan elçiniz mutlaka deli, dedi. Bu suretle Resulünüz (elçiniz) demesi belli ki, bir alay oluyordu. İşte Firavunluk taslayanların hepsi de böyle Allah yolunun adamlarına deli derler, alay ederler. 28-33-Başlangıçta yumuşaklıkla, hikmet sahibi olarak söz söyleyen Musa, bu inad ve tecavüze karşı yine önceki sözünü tefsir edip açıklayarak aynıyla karşılık verdi. O, doğunun ve batının ve bütün aralarındakilerin Rabbı'dır, eğer siz akıllılarsanız, dedi. Yani her gün görüldüğü üzere güneşi doğdurup batıran O, doğuyu ve batıyı tayin eden ve değiştiren ve bu şekilde cansız cisimleri hareket ettirerek bütün evreni yönete n, hepsinin üzerinde hüküm süren, hepsinin sahip ve maliki O. Eğer siz akıllı olsanız bunu anlardınız; O doğu ve batının Rabbinin, bizi parlatıp sizi dulundurmağa (batırmaya) kadir, ortaktan uzak olduğunu anlardınız da, O nedir? diye sormazdınız. Bu defa d a Firavun münakaşadan tehdide geçerek Yemin ederim ki, dedi, eğer benden başka bir ilâh edinirsen seni mutlak ve muhakkak o zindandakilerden ederim. Zindana atarım, yerinde bu ifadeyi kullanması, o zindandakilerin acıklı halini özellikle hatırlatmak iç indir. Meâl-i Şerifi 34-68- 34- Firavun çevresinde bulunan ileri gelenlere: "Bu dedi, herhalde çok bilgili bir sihirbaz!" 35- "Sizi sihriyle yurdunuzdan çıkarmak istiyor. Şimdi ne buyurursunuz?" 36- Dediler ki: "Bunu ve kardeşini eğle, şehirlere de toplayıcılar gönder." 37- "Bütün bilgiç sihirbazları sana getirsinler." 38- Böylece, sihirbazlar belli bir günün tayin edilen vaktinde bir araya getirildi. 39- Halka, "Siz de toplanıyor musunuz? (Haydi çabuk olun)" denildi. 40- "Üstün gelirlerse herhalde sihirbazlara uyarız" dediler. 41- Sihirbazlar geldiklerinde Firavun'a "Şayet biz üstün gelirsek, muhakkak bize bir ücret vardır, değil mi?" dediler. 42- Firavun cevaben: "Evet, o takdirde hiç şüphe etmeyin, gözde kimselerden olacaksınız" dedi. 43- Musa onlara "Atın, ne atacaksanız" dedi. 44- Bunun üzerine iplerini ve değneklerini attılar ve "Firavun'un kudreti hakkı için şüphesiz elbette bizler galip geleceğiz" dediler. 45- Ardından Musa asâsını attı; bir de ne görsünler, onların uydurduklarını yutuyor! 46- Sihirbazlar derhal secdeye kapandılar. 47- "İman ettik, dediler, Âlemlerin Rabbine " 48- "Musa ve Harun'un Rabbine!" 49- Firavun (kızgınlık içinde) dedi ki: "Ben size izin vermeden O'na iman ettiniz ha! Anlaşıldı ki o size sihri öğreten büyüğünüzmüş! Ama şimdi bileceksiniz: Andolsun, ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazlama ke stireceğim, hepinizi çarmıha gerdireceğim!" 50- "Zararı yok dediler nasıl olsa biz Rabbimize döneceği z." 51- "Herhalde biz müminlerin evveli olduğumuzdan dolayı, Rabbimizin bize mağfiret buyuracağını ümit ederiz" 52- Biz, Musa'ya: "Kullarımı geceleyin yola çıkar, çünkü takip edileceksiniz" diye vahyettik. 53- Firavun da şehirlere (asker) toplayıcılar gönderdi: 54- "Esasen bunlar, sayıları azar azar, bölük pörçük bir cemaattır." 55- "(Böyle iken) hakkımızda çok gayz (öfke) besliyorlar. " 56- "Biz ise, elbette uyanık (ve tekvücut) bir cemaatız." (diyor ve dedirtiyordu.) 57- Ama (sonunda) biz, onları (Firavun ve kavmini) bahçelerden, pınarlardan, 58- Hazinelerden ve şerefli makamlardan çıkardık. 59- Ve onlara İsrail oğullarını mirasçı yaptık. 60- Derken (Firavun ve adamları) güneş doğmuştu ki, onların ardına düştüler. 61- İki topluluk birbirini görünce, Musa'nın adamları "Eyvah, yakalandık! dediler. 62- Musa: "Hayır, aslâ! dedi, Rabbim şüphesiz benimledir, bana yolunu gösterecektir." 63- Bunun üzerine Musa'ya "Vur asân ile denize" diye vahyettik; vurunca bir infilak etti, her bölük koca bir dağ gibi oluverdi, 64- Ötekilerini de buraya yanaştırıvermiştik. 65- Musa ve beraberindekilerin hepsini kurtardık, 66- Sonra da ötekileri suda boğduk. 67- Şüphesiz bunda bir âyet (ibret) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir. 68- Ve şüphesiz, işte o Rabbin, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. Meâl-i Şerifi 69- (Resulüm!) onlara İbrahim'in kıssasını da naklet. 70- Hani o, babasına ve kavmine, "Neye tapıyorsunuz?" demişti. 71- "Birtakım putlara taparız da onlar sayesinde toplanırız" dediler. 72- İbrahim "Peki, dedi, yalvardığınızda onlar sizi işitiyorlar mı?" 73- "Veya size fayda veya zararları olur mu?" 74- "Yok, dediler, ama biz babalarımızı b öyle yapar bulduk." 75,76- İbrahim dedi ki: "İyi ama, ister sizin, ister önceki atalarınızın olsun, neye taptığınızı (biraz olsun) düşündünüz mü?" 77- "Hep onlar benim düşmanımdır; ancak âlemlerin Rabbi (benim dostumdur)" 78- "O ki, beni yar atan ve bana doğru yolu gösterendir," 79- "Beni yediren, içirendir," 80- "Hastalandığım zaman bana O, şifâ verir." 81- "O ki, benim canımı alacak, sonra diriltecektir. " 82- "Ve hesap günü, hatamı bağışlayacağını umduğumdur." 83- "Ya Rab! Bana hikmet (hüküm) ver ve beni iyiler (zümresin)e kat." 84- "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle!" 85- "Ve beni naîm (nimeti bol) cennetin varislerinden eyle!" 86- "Babamı da bağışla, çünkü o yanlış gidenlerden dir. " 87- "(İnsanların) diriltilecekleri gün, beni mahcub etme." 88- "O gün ki ne mal fayda verir ne oğullar!" 89- "Ancak Allah'a temiz bir kalple gelenler o günde (kurtuluşa erer)." 90- (O gün) Cennet müttakilere yaklaştırılmıştır. 91- Azgınlar için de cehennem hortlatılmıştır. 92, 93- Onlara, "Allah'ı bırakıp da taptıklarınız, hani nerede? Size yardım edebiliyorlar mı veya kendilerini kurtarabiliyorlar mı?" denilir. 94- Ve arkasından hep onlar (putlar ve azgınlar) o cehennemin içine fırlatılmaktadırlar. 95, 96- Ve bütün o İblis orduları onun içinde birbirleriyle çekişirlerken dediler ki: 97- "Vallahi biz, gerçekten apaçık bir sapıklık içindeymişiz." 98- "Çünkü biz sizi, âlemlerin Rabbi ile bir seviyede tutuyorduk." 99- "Ve bizi hep o günahkarlar saptırdı." 100- "Bak bizim için ne şefaatçiler var," 101- "Ne de yakın bir dost." 102- "Ah keşke (dünyaya) bir kere daha dönebilsek de, müminlerden olabilseydik." 103- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır; oysa çokları iman etmiş değillerdir. 104- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 69-104- "Sonra gelecekler içinde beni doğrulukla anılanlardan eyle." LİSÂN-I SIDK: Dünyada kıyamete kadar eseri baki kalacak güzel bir nam, yani güzel bir şöhret, dosdoğru güzel bir hatıra, şaşmaz güzel bir anı. Bunun için her ümmet Hz. İbrahim'i sevegelmiştir. Veya zürriyetim içinde benim asıl dinimi yenileyecek, benim gibi doğruluk ve tevhide insanla r ı davet edecek doğru bir dil ki, Muhammed (s.a.v) dir. Şüphesiz bunda, yani okunan İbrahim kıssasında mutlak bir âyet var, yani ibret ve öğüt alınacak, ders edinilecek bir hüccet ve delil vardır. Meâl-i Şerifi 105- Nuh kavmi de peygamberl eri yalancılıkla itham etti. 106- Hani kardeşleri Nuh onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 107- "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş güvenilir bir Peygamberim. 108- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 109- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafaatımı verecek olan ancak, âlemlerin Rabbidir." 110- "Gelin, artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 111- "Â, dediler, senin ardına hep düşük kimseler düşmüşken, biz sana hiç inanır mıyız?" 112- Nuh dedi ki: "Onların yaptıkları hakkında bir bilgim yoktur." 113- "Onların hesabı ancak Rabbime aittir. Düşünsenize!" 114- "Hem ben iman edenleri kovmaya memur değilim." 115- "Ben ancak apaçık bir uyarıcıyım." 116- Dediler ki: "Ey Nuh! Eğer vazgeçmezsen, iyi bil ki, taşa tutulanlardan olacaksın!" 117- Nuh: "Rabbim! dedi, kavmim beni yalancılıkla itham etti." 118- "Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki müminleri kur tar." 119- Bunun üzerine biz de onu ve beraberindekileri, o dolu gemide taşıyarak kurtardık. 120- Sonra da arkasında kalanları suda boğduk. 121- Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak ders) vardır; ama çokları iman etmiş değillerdir. 122- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 105-122- Kardeşleri Nuh, yani, ayni kavimden olan Nuh, demektir. Meâl-i Şerifi 123- Âd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti. 124- Hani kardeşleri Hûd onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 125- "Haberiniz olsun ki ben, size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim." 126- "Gelin artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 127- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir. " 128- "Siz her tepeye bir alâmet bina edip eğlenir durur musunuz?" 129- "Temelli kalacağınızı umarak sağlam yapılar mı edinirsiniz?" 130- "Hem tuttuğunuz zaman merhametsiz zorba lar gibi tutuyorsunuz." 131- "Artık Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 132- "O Allah'tan korkun ki, size o bildiğiniz şeyleri vermekte," 133- "Davarlar, oğullar," 134- "Cennet gibi bağlar, bahçeler, pınarlar ihsan etmektedir." 1 34- "Cidden ben sizin hakkınızda büyük bir günün azabından korkuyorum." 136- "Dediler ki: "Sen ha vaaz etmişsin, ha vaaz edenlerden olmamışsın, bizce birdir." 137- "Bu sırf eskilerin âdetidir." 138- "Biz azaba uğratılacak da değiliz." 1 39- Böylece onu yalancı saydılar; biz de kendilerini helak ettik. Şüphesiz bunda mutlak bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir. 140- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 123-140- Her yüksek mevki, tepe alâmet. Burada büyük saray ve yüksek köşk gibi aşırı (gösterişli) bina mânâsınadır. Oynuyorsunuz. Abes; hakikî veya hükmî bir faydası olmayan oyun ve eğlence gibi boş şeyler, yani ciddî, uygun bir maksadı olmaksızın yalnız, yapısı ile eğlenmek, öğünmek için yapıyorsunuz veya oyun yerleri yapıyorsunuz. Mısna'ın çoğulu veya masnu'un çoğulu, yani sanat evleri veya yapılan sanatlar. Bundan anlaşılıyor ki, o zaman sanayinin bir aşırılığı varmış, toplumun gerçek faydasına o lan şeyleri, maneviyatı, ahlâkı gözetilmeyerek, maddî yapılar ve gösterilerle zulüm ve baskı yapılıyormuş. Meâl-i Şerifi 141- Semûd (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti. 142- Hani kardeşleri Salih onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 143- "Haberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." 144- "Gelin artık, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 145- "Buna karşılık ben sizden hiçbir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir." 146- "Siz burada güven içinde bırakılacak mısınız?" 147- "Bahçelerin, pınarların içinde," 148- "Ekinlerin, salkımları sarkmış hurmalar arasında," 149- Ki bir de dağlardan keyifli keyifli kâşâneler oyuyorsunuz." 150- "Gelin! Allah'tan korkun da bana itaat edin." 151,152- "Yeryüzünde bozgunculuk yapıp dirlik düzenlik vermeyen bozguncuların emrine uymayın." 153- "Sen dediler, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin!" 154- "Sen de ancak bizim gibi bi r beşersin. Eğer doğru söyleyenlerden isen, haydi bize bir âyet (mucize) getir." 155- Salih "İşte (mucize) bu dişi devedir; su içme hakkı (bir gün) onundur, belli bir günün içme hakkı da sizin" dedi. 156- "Sakın ona bir kötülükle ilişmeyin, yoksa sizi büyük bir günün azabı yakalayıverir." 157- Derken onu kestiler; fakat pişman da oldular. 158- Çünkü kendilerini azap yakalayıverdi. Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır, ama çokları iman etmiş değillerdir. 159- Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 141-159- Haydi bir âyet getir, yani peygamber olduğuna işaret olacak bir mucize içme hakkı. Fıkıhta içmek, hayvan ve tarla sulamak ve kullanmak için su alma hakkı, yalnız içmek için olana şefe hakkı (dudak hakkı) denilir. Bir su arkından böyle nöbetle yararlanmaya (Muhâyee, yani bölüşülmesi mümkün olmayan bir şeyi sıra ile kullanma) denilir. Salih (a.s) deve ile kavmi arasında suyu nöbetleşe istifadeye koymuştu. Meâl-i Şerifi 160- Lût (kavmi) de peygamberleri yalancılıkla itham etti. 161- Hani kardeşleri Lût onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan kormaz mısınız?" 162- "Haberiniz olsun ki, ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." 163- "Gelin artık, All ah'tan korkun ve bana itaat edin." 164- "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan ancak âlemlerin Rabbidir." 165- "İnsanlar içinden erkeklere mi gidiyorsunuz?" 166- "Bırakıyorsunuz da sizler için yarattığı eşleri! Doğrusu siz insanlıktan çıkmış bir kavimsiniz!" 167- Onlar şöyle dediler: "Ey Lût! (Bu davadan) vazgeçmezsen, iyi bilki, sürülenlerden olacaksın." 168- Lût "Doğrusu ben, dedi, sizin bu işinize buğzedenlerdenim." 169- "Yâ Rabbi! Ben i ve ailemi onların yapageldiklerin(in vebalin)den kurtar." 170- Biz de onu ve ailesinin tamamını kurtardık, 171- Ancak (geride) bir yaşlı kadın kaldı. 172- Sonra geridekilerin hepsini helak ettik. 173- Ve üzerlerine öyle bir yağmur yağdırdık ki, (uyarılanların) o yağmuru ne kötü bir yağmurdu! 174- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir. 175- Ve şüphesiz Rabbin, işte O mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 160-175- Mü nzerin yağmuru, uyarıldıkları halde yola gelmeyenlerin başına yağdırılan taş yağmuru. Meâl-i Şerifi 176- Eyke halkı da peygamberleri yalancılıkla itham etti. 177- Hani Şuayb onlara şöyle demişti: "Siz Allah'tan korkmaz mısınız?" 178- "H aberiniz olsun ki ben size gönderilmiş güvenilir bir peygamberim." 179- "Gelin, Allah'tan korkun ve bana itaat edin." 180- "Buna karşılık ben sizden bir ücret istemiyorum. Benim mükafatımı verecek olan yalnız âlemlerin Rabbidir." 181- "Ölçeği tam ölçün de hak yiyenlerden olmayın." 182- "Ve doğru terazi ile tartın." 183- "Halkın eşyalarını değerinden düşürmeyin. Yeryüzünde bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın." 184- "O sizi ve sizden önceki nesilleri yaratan Allah'tan korkun." 185- Onlar şöyle dediler: "Sen, olsa olsa iyice büyülenmiş birisin." 186- "Sen de bizim gibi bir beşerden başka nesin? Bil ki, biz seni ancak yalancılardan biri sayıyoruz." 187- "Şayet doğru sözlülerden isen, üstümüze gökten bir parça düşürüver." 188- Şuayb, "Rabbim, yaptıklarınızı en iyi bilendir" dedi. 189- Hülasa, onu yalancı saydılar da kendilerini o gölge gününün azabı yakalayıverdi. O cidden büyük bir günün azabı idi! 190- Şüphesiz bunda bir âyet (alınacak bir ders) vardır. Ama çokları iman etmiş değillerdir. 191- Ve şüphesiz Rabbin, işte O, mutlak galip ve engin merhamet sahibidir. 176-188- Eyke halkı, Eykeliler, -Leyke kırâetlerine göre, Leykeliler- Eyke yumuşak ağaç bitiren bataklık demek olup Medyen'e doğru deniz sahilinde bir yerin adıdır. Burda yaşayan birtakım insanlar vardı Şuayb (a.s) bunlara da gönderilmişti. Fakat onların kavminden değil, yabancı idi. Onun için "Ehûhüm" (Onların kardeşi) denilmeyerek sadece Şuayb, denilmiştir. Leyke, 'nün n a kl ile okunuşu olabilirse de merkezleri olan kasabanın ismi de (olabilir) deniliyor. Yani Leyke, taş yağmuruna tutulanların merkez şehirleri imiş. Şu halde Eshabüleyke (Leyke halkı), Eshabü'l-Hicr (Taş yağmuruna tutulanlar) demek olur. Bunların ticaretle m eşgul oldukları, zalim ve hilekar oldukları anlaşılıyor. 189-191- KISTAS: Mizan, terazi, kantar, çeki gibi ölçü birimi demektir ki, aslı Rumcadır, denilmiştir. Zulle günü (gölge günü), rivayet olunduğuna göre yüce Allah bunlara yedi gün, yedi gece şiddetli bir hararet musallat kılmış, nefesleri tıkanmış. Evlerinin içerisine sokulmuşlar duramamışlar, ovaya fırlamışlar. Bir bulut güneşe gölge olmuş, bir serinlik bir rahat duyar gibi olmuşlar; birbirlerine seslenerek altına toplanmışlar. O zulle, o gölgelik Allah tarafından bir ateş halinde üzerlerine inmiş, hepsini yemiş bitirivermiş. Bu şekilde üzerlerine istedikleri gibi gökten bir parça düşürülmüş, demektir. Bu olay burada kısaca anlatılan yedi olayın sonuncusudur. Peygamberi yalan sayanlara azab indirilişinin değişmez bir kaide olduğu bu yedi olay ile anlatılarak inkârcılara tehdit ve peygamberlere teselli yapıldıktan sonra buyuruluyor ki: Meâl-i Şerifi 192- Ve muhakkak ki bu (Kur'ân) âlemlerin Rabbinin indirmesidir. 193- (Resulüm!) Onu Rûhu'l-emin (Cebrail) indirdi; 194- Uyarıcılardan olasın diye senin kalbin üzerine; 195- Açık parlak bir Arapça lisan ile. 196- O, şüphesiz daha öncekilerin kitaplarında da vardı. 197- İsrailoğulları bilginlerinin onu bilmesi, onlar için bir âyet (delil) değil midir? 198, 199- Biz onu Arapça bilmeyenlerden birine indirseydik de, bunu o okusaydı, yine de ona iman etmezlerdi. 200, 201- Böylece onu günahkarların kalplerine soktuk. (okuyup anladılar, ama yine de) acıklı azabı görünceye kadar ona iman etmezler. 202- İşte bu (azab) onlara, kendileri farkında olmadan, ansızın geliverecektir. 203- O zaman "Bize (iman etmemiz için) mühlet verilir mi acaba?...diyeceklerdir. 204- (Oysa dünyada iken) Onlar bizim aza bımızı çarçabuk istiyorlardı. 205- Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek, 206- Sonra kendilerine vaad edilen (azab) gelip çatarsa, 207- O yaşadıkları zevkin kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır. 208- Bununla birlikte, biz ha ngi memleketi helak ettikse muhakkak onu uyarıcı (peygamberleri) olmuştur. 209- (Onlar) ihtar edilmiştir ve biz zulmetmiş değiliz. 210- Onu (Kur'ân'ı) şeytanlar indirmedi. 211- Bu onlara hem yaraşmaz hem güçleri yetmez. 212- Şüphesiz onlar vahyi işitmekten uzak tutulmuşlardır. 213- O halde sakın Allah ile beraber başka tanrıya kulluk edip yalvarma, yoksa azaba uğratılanlardan olursun. 214- (Önce) en yakın hısımlarını uyar. 215- Ve sana uyan müminlere kanadını indir. 2 16- Şayet sana karşı gelirlerse, de ki: "Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak uzağım." 217- Sen O, mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. 218- O ki, (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. 219- Ve secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor.) 220- Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen O'dur. 221- Şeytanların kime ineceğini size haber vereyim mi? 222- Onlar, günaha, iftiraya düşkün olan herkesin üzerine inerler. 223- Onlar, (şeytanlara) kulak verirler ve onların çoğu yalancıdır. 224- Şairler(e gelince), onlara da sapıklar uyar. 225, 226- Onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını ve gerçekte yapmadıkları şeyleri söylediklerini görmedin mi? 227- Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, Allah'ı çok çok ananlar ve haksızlığa uğratıldıklarında kendilerini savunanlar müstesna; haksızlık edenler, hangi dönüşe (hangi akibete) döndürüleceklerini yakında bileceklerdir. 192-193- Ve hakikaten o; bahsi geçen âyetleri ihtiva eden Kur'ân şüphesiz âlemlerin Rabbının bir indirmesidir. Aslında O'nun sözü, O'nun sıfatı olup Arapça harflerle bu lafızları giydirip indirten O'dur. O'nun tarafından indirilmedir. Rabbül-âlemin (Âlemlerin Rabbi) ne tamlama yapılması; bu indirme, yüce Allah'ın büt ü n âlemleri içine alan bir terbiyesi ve acıması hükmünde bulunduğunu anlatmak "Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik" (Enbiya, 21/107) mânâsını hatırlatmak içindir. Âlemlerin Rabbinden onu o Ruh-ı Emin (Emin Ruh) indirdi (veya onunla o Emin Ruh indi). 194-RUH-I EMİN, O EMİN RUH, yani yüce Allah'ın emanetini yüklenmiş olan tam bir güvenlikle vahyini peygamberlerine ulaştıran Ruh, Cibril-i Emin (a.s)dir. Senin kalbin üzerine, yani yalnız üzerine indirmedi, kalbine, vicdan ve şuurun kaynağı olan varlığının bütün zerrelerine işletti, tamamen hafızana verdi ve bütün bundaki ahlâkı, bilgiyi ve irfanı sana meleke (alışkanlık) kıldı. Necmeddin-i Kübra tefsirinde der ki, "Tevrat da Hz. Musa (a.s)a levhalar halinde indirilmeyip de b öyle kalbine indirilmiş olsaydı, kızgınlık halinde onları elinden bırakıvermezdi ve gizli ilimleri öğrenmek için Hızır'ı aramaya gitmezdi. Âlemlerin Rabbı bunu böyle bütün kalbini kavramak üzere Emin Ruh ile indirdi ki, tam mânâsıyla güven sağlayıp O uyarıcılardan olasın. Yani uyarı ile peygamberlikleri meşhur olan yukarda adı geçen peygamberler gibi emin bir peygamber olup uyarasın. 195- Mübin, yani anlattığını açık ve güzel bir ifade ile anlatır bir Arapça lisan ile. Arapça aslında her mânâyı iyi anlatabilen bir dil olmakla beraber Kur'ân onu, en yüksek bir şekilde süsleyip açıklık getirerek parlatmıştır. 196-Bu sebepten yukarda anlatılan olaylarda yapılan uyarıların mânâsını anlamamakta Arapların hiçbir özrü yoktur. Bununla beraber o şüphesiz öncekilerin kitaplarında da vardır. Yani önceki kitaplarda da bu Kur'ân'ın adı geçmiştir. 197-Böyle olduğunu inkâr ediyorlarsa. İsrail oğulları bilginlerinin onu bilmesi bile onu inkâr edenlere bir delil değil midir? İsrail oğulları bilginlerinden bir kısmı, Tevrat ve İncil de Peygamber (s.a.v) 'in sıfat ve özelliklerinin anlatıldığını söylüyorlardı. Kureyş de gidip onlardan bu haberi öğreniyorlardı. 198-199- Eğer biz onu Arapça bilmeyenlerin birine indirseydik, böyle bir mucize yapsaydık da onlara onu, o okusaydı -ki bu şekilde okunan Kur'ân aslında bir mucize olduğu gibi, okuyuş da başka bir mucize olurdu- yine ona inanmazlardı. Yabancı değil, pekala Arapça biliyormuş, derlerdi. 200-210- İşte bu Kur'ân'ın Allah'tan inme bir mucize olduğuna inanmayanlar böyle inatçı kâfirlerdir. Biz onu günahkarların kalplerine böylece sokmuşuzdur. Mânâsını anlarlar, fesahat ve belagatının (kusursuz ve fevkalade açık ifadelerinin) güzelliğini tanırlar, gerek tertibi ve gerek mânâ s ındaki gizli haberleri yönünden yapılması mümkün olmadığını ve bir benzerinin yapılamayacağını bilirler ve önceki kitaplarda bahsi geçtiğini de duyarlar, fakat ona iman etmezler, günahkar oldukları için inanmak işlerine gelmez, o uyarmalar hoşlarına g itmez, ta ki, o acıklı azabı görsünler, yani azabı görecekleri ana kadar inanmazlar, görmek için inanmazlar. Şimdi azabımızın hemen gelmesini mi istiyorlar? Yani azab gelince "Bize mühlet verilir mi?" (Şuarâ, 26/203) diyeceklerken şimdi " Bizi tehdit ettiğin (azabı) getir" (A'râf, 7/70), "Başımıza gökten (taş) yağdır" (Enfal, 8/82) diye acele mi ediyorlar? "Gördün ya artık onlara senelerce zevk ettirsek kendilerine hiçbir faydası olmayacaktır." Bunu şeytanlar alıp indirmedi, bir kısım inkârcılar peygamberliği, bir kahinlik gibi kabul ederek Kur'ân'ı, kahinlere yapılan cin ve şeytan aşılaması şeklinde göstermek istemişlerdi. Bununla onlar reddediliyor. Yani bunda hiçbir şeytan işi yoktur. Âlemlerin Rabbinden onu Emin Ruh i ndirdi, şeytanlar değil. 211- O hem onlara yaraşmaz, şeytana yakışır bir şey değildir, şeytanlığa terstir. Hem de güçleri yetmez, isteseler de yapamazlar. 212- Çünkü onlar işitmekten katî şekilde uzaktırlar. Mele-i alâ (büyük meleklerin toplandığı yer) yı dinlemek onlara yasaktır. "Onlar artık mele-i alâ da olup bitenleri dinleyemezler. Dinlemeye kalkışsalar her taraftan taşlanırlar" (Sâffat, 37/8), (Sâffât, 37/8 ve Cin, 72/9-8. âyetlerin tefsirine bkz.) 213- Böylece sakın Allah ile beraber diğer bir ilâha çağırma ki, azab edileceklerden olmayasın. Madem ki hakikat böyledir, sen o uyarıcı peygamberlerden olasın diye, bu Kur'ân sana Allah tarafından Emin Ruh ile indirilmiş ve şeytanlar işitmekten men olunmuştur. O halde sen de Allah'tan başkasına ne dua et, ne davet et! Peygambere bu hitabın böyle şirkten nehiy şeklinde gelmesi tevhid inancına davette ihlası (samimiyeti) artırmak için bir coşturma ve diğer mükellefleri korkutmada örnek olmak için bir inceliktir. 214- Hem en yakın hısımlarını uyar, yani önce içinde yaşadığın kendi hısımlarının en yakınlarından uyarmaya başla. Rivayet edildiğine göre bu âyet indirildiği zaman Peygamber (s.a.v) Safa tepesine çıktı, oymak oymak bütün akrabasını çağırdı, hepsi yanında toplandılar "Ben size, şu dağın arkasında düşman atlıları var, desem bana inanır mısınız?" buyurdu, "evet" dediler. "O halde ben size haberci geldim, ileride şiddetli bir azab var" buyurdu. 215- "Kanadını indir." Kanad indirmek alçak gönüllülükle merhamet ve şefkat mânâsına istiaredir. Müminlerden sana tabi olanlara ki, gerek yakınlarından olsun, gerek olmasın. 216- Yok sana karşı gelirler, yani tabi olmazlarsa ben sizin amellerinizden uzağım, sorumluluğunu kabul etmem de. 217- Sen o Aziz ve Rahim'e; yani düşmanlarını yok etmeye ve dostlarına yardıma güç ve kuvveti yeterli olan yüce Allah'a güven. O onların kötülüklerinden seni korur. 218- O ki kalktığın zaman görür, yani namaza, özellikle teheccüde veya iyiliği emretmeye, Allah'ın dinini yükseltmeye kalkarken seni ve secde edenler arasında dönüp dolaştığını, namaz kılanlara imam olarak hareket tarzını veya müminleri kontrol için aralarında dolaştığını veya Allah'ın dinini yükseltmekte müminler arasında gayretini veya peygamberlik görevini y erine getirmek için peygamberler arasındaki hizmetlerini. Bir de "dünyaya gelinceye kadar müminden mümine atalarının sulbünden gelişini" diye bir mânâ verilmiş ise de, bu intikal geçmişte olup âyetin ifade şekli şimdiki ve gelecekteki hali belirttiğinden, bu mânânın burada dolaylı kullanılması uzak görünmektedir. 219- O ki kalktığın zaman görür, yani namaza, özellikle teheccüde veya iyiliği emretmeye, Allah'ın dinini yükseltmeye kalkarken seni ve secde edenler arasında dönüp dolaştığını, namaz kılanlara imam olarak hareket tarzını veya müminleri kontrol için aralarında dolaştığını veya Allah'ın dinini yükseltmekte müminler arasında gayretini veya peygamberlik görevini yerine getirmek için peygamberler arasındaki hizmetlerini. Bir de "dünyaya geli n ceye kadar müminden mümine atalarının sulbünden gelişini" diye bir mânâ verilmiş ise de, bu intikal geçmişte olup âyetin ifade şekli şimdiki ve gelecekteki hali belirttiğinden, bu mânânın burada dolaylı kullanılması uzak görünmektedir. 220- Her halde O, herşeyi işiten her şeyi bilendir. Bütün söylediklerinizi işitir, niyetlerinizi bilir, ona göre mükafatını verir. Bu sebepten her yönden güven ve emniyete, dua ve ibadete layıktır. 221- Şeytanlar kimin üzerine iner, size haber vereyim mi? Yukarda Kur'ân'ın şeytan telkini olamayacağı anlatılmıştı. Şimdi de şeytanların kimler üzerine ineceği anlatılarak Hz. Peygamber'in yüce şahsiyetine şeytanların yanaşamayacağı ifade ediliyor. 222-Bakınız şeytanlar kimin üzerine inerler: Her bir effâk-i esim üzerine inerler, nerede bir effâk, çok yalancı, yalan uydurucu, iftiracı sahtekar; esim, günahtan korkmaz, vebal yüklenen, kötülük işleyen kimse varsa onlara inerler. Şeytan inmek için önce böyle günahtan, yükten çekinmez, sahteci, kötülükçü, kötü nefisleri arar. Bu şekilde birleşmeleri arasındaki ilgi ve yakınlığına göre olur. Bu ise Hz. Muhammed (s.a.v)in ahlâkına tamamen zıddır. 223- İkinci olarak ki onlara kulak verirler. Yani günahtan korkmaz sahtekârlar, o şeytanların telkinlerine kulak verir, dinlemek için hazırlanırlar çoğu yalancıdırlar. Yani söylediklerinin çoğunu yalan söylerler, Şeytanlar onlara bir kuruntu ve zan aşılarlar, onlar da kendi hayallerine göre uydurur uydurur söylerler. Onun için kahin sözlerinin bazısı rastgelse bile ç oğu yalan çıkar. Muhammed Aleyhisselam'ın davranışları ve sözleri hâşâ böyle değildir. O birçok gizli şeylerden haber vermiş ve hepsi doğru çıkmıştır. Hiç yalanı işitilmemiş ve görülmemiştir. Bütün özelliği doğruluktur. Kur'ân'ın icazı hem mânâ, hem de söz yönüyle olduğundan, inkârcılar mânâdaki Allah bilgisi ve gizli sırları, şeytan ve falcılığa dayamak istedikleri gibi, tertipteki güzelliği de şiir türünden göstermek istedikleri için, her ikisini de reddetmek üzere buyruluyor ki; 224- Şairler ise onları çapkınlar ve sapkınlar takip ederler. Hak ve gerçek peşinde değil, sade bir istek, arzu ve hevesleri peşinde giden, hep zevk ve eğlence arayan şaşkınlar ve azgınlar onların ardına düşerler. 225- Görmez misin onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını? Şiir de esas hüküm değil, yalnız nefsin duygularını, zevkini veya iğrenmesini gıcıklayacak duygulardır. Onun için şairler, eğri doğru, iyi kötü her konuya dalar, her vadide otlar ve ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dala r sa o kadar etkili olacağından her telden çalmak için, iyi ve kötü her vadide sarhoş bir şekilde dolaşırlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Sözleri işlerini tutmaz ve işte bu iki özelliklerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınl a r düşerler. Bu sebepten bu şairlerde Hz. Muhammed'e ve o Peygambere tabi olan Muhammed ümmetine benzemezler. 226- Görmez misin onların her vadide şaşkın şaşkın dolaştıklarını? Şiir de esas hüküm değil, yalnız nefsin duygularını, zevkini veya iğrenmesini gıcıklayacak duygulardır. Onun için şairler, eğri doğru, iyi kötü her konuya dalar, her vadide otlar ve ifadede ne kadar şaşkınlık ve şiddetli arzuya dalarsa o kadar etkili olacağından her telden çalmak için, iyi ve kötü her vadide sarhoş bir şekilde d olaşırlar. Hem de onlar yapmayacakları şeyleri söylerler. Sözleri işlerini tutmaz ve işte bu iki özelliklerinden dolayı da arkalarına çapkınlar ve sapkınlar düşerler. Bu sebepten bu şairlerde Hz. Muhammed'e ve o Peygambere tabi olan Muhammed ümmetine benzemezler. 227- Şeytanîdirler Ancak iman edip iyi ameller işleyenler, sözleri işlerine uygun olarak iyilik isteyenler ve Allah'ı çok ananlar, şiirlerinin çoğu Allah'ı birleme, O'na hamd ve şükretme ve O'nun yüceliğini ifade ile Allah'ı anma ve yarattığı şeylerden O'nun kudretini hatırlama, ile O'na kulluk yapmayla ilgili olanlar ve kendilerine zulmedildikten sonra öclerini alanlar müstesna. Yani hiciv yaparlarsa kendilerine, yani müminlere yapılan zulmün öcünü almak, söylenen hicvi r eddetmek için söylerler. İşte böyle; mümin, iyi, Allah'ı zikreden ve müminlere yapılan zulüm ve haksızlığın öcünü alan, hakkın savunucusu Abdullah b. Revaha ve Hassan b. Sabit ve Ka'b b. Malik ve Ka'b b. Züheyr gibi müslüman şairleri o kötü hallerden müstesnadırlar. Bunlar sadıktırlar, bunlara tabi olanlar sapkın değildirler. O zulmedenler ise hangi dönüşe (akıbete) döndürüleceklerini yakında bilecekler. Yahut hangi dönüş meydanında yuvarlanacaklar. Bu cümlenin zalimlere ne kadar şiddetli bir tehdit ifade ettiği açıktır. Yani bugün müslümanlara zulmeden o zalimler, bugünkü yaptıkları zulum ile nasıl bir uçuruma yuvarlanmakta olduklarını öldükleri zaman anlayacaklar. Aynı zamanda bu cümle, İslâm dininin dünyada zalimlere karşı yapacağı hak ve adalet i nkılabının önemini hatırlatmaktadır ki, geleceğe ait bu gizli haberin önemi çok açıktır. Bunun için geçmişten bunu açıklayacak bir misal, gelen sûredeki harika (mucize) larla ortaya konularak gelecek müjdelenecektir.
KASAS: 1-4- İfadesi güzel, parlak kitap, açıkça ortaya koyup açıklayan kitap ki, kastedilen Kur'ân'dır. Levh-i Mahfûz, diyenler de vardır. Tilavetle okuyacağız. TİLAVET: Takip etmek, arkasına düşmektir. Râgıb'ın açıklamasına göre özellikle Allah Teâlâ'nın indirilmiş kitaplarını ya okumak veya içindeki emir ve yasağı, teşvik ve sakındırmayı dikkatle takip etmektir. Demek ki tilavet okumaktan bir yönden daha özeldir. Burada ise Cebrail aracılığı ile okumak ve indirmekten mecazdır. Onlardan bir zümreyi ki, İsrailoğullarıdır. Deniliyor ki, kahinin birisi Firavun'a şöyle demiş: İsmail oğullarında bir çocuk doğacak, senin devletin onun eliyle gidecek. Çünkü o cidden bozgunculardandı. Bir maksadı için yeryüzünü bozguna uğratmaktan çekinme zdi. 5-6- Onun için bu kadar günahsız çocukları, peygamberlerin çocuklarını kesiyor, kızları erkeksiz bırakarak dilediği gibi kullanmak istiyor. "Firavun ve Hâmân'a gösterelim" yani korktukları şeyi başlarına getirelim, İsrail oğulları sebebiyle devletlerinin sona ermesini, kendilerinin yok olmasını görsünler. Hâmân, Firavun'un veziridir. Hem onları önderler yapalım, yani din ve dünyada öncül kendilerine uyulur imamlar. Hem de onları o varisler yapalım, yani "Hor görülüp ezilmekte olan o ka v mi de, içini bereketle doldurduğumuz yerin doğu taraflarına, batı taraflarına mirasçı kıldık. Rabbinin İsrail oğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık yerine geldi. Firavun ve kavminin yapmakta olduklarını ve yetiştirdikleri bahçeleri helak ett i k" (A'râf, 7/137) âyetinde açıklanan varisler 7-8-9- "Musa'nın annesine vahyettik..." Bu vahyin peygamberlik vahyi değil, ilham veya rüya demek olduğunu söylüyorlar. Demek ki ilham, kelâmcıların dediği gibi genel için ilim sebeplerinden olmamakla beraber, sahibi için ameli gerektirecek bir kuvvet olabilir. Bundan dolayı burada "Çünkü biz sana onu geri vereceğiz ve onu peygamberlerden biri yapacağız." ilâhî vaadi tahkik sigası ile kesinlik de ifade etmektedir. Hem bir annenin yavrusunu emzirmek doğal duygusu kadar kuvvetli bir kesinlik. Şu halde peygamberin peygamberliği değilse de velilerin kerameti çeşidinden olduğunda şüphe yoktur. Anlaşılıyor ki bu ilham, Musa doğduktan sonra olmuş ve biraz emzirilmiş, bu emzirme müddeti üç ay denilmiştir. N i l, "hatâ"dan değil "hatîe" dendir. Çünkü kelime "hatâ"dan olsaydı "muhtiîn" denilirdi. Bu âyet "Kendilerine bir düşman ve bir tasa olması için" hikmetinin sebebini açıklamaktır. Yani cani oldukları için Allah tarafından o şekilde imtihan olacaklar d ı. Yoksa caniler onu bırakmazlardı. 10-13- Musa'nın anasının da kalbi yani gönlü bomboş sabahı etti. Bunun açıkça ifadesi, ne olup bittiğinden hiçbir haber almayarak şaşkınlık ve tasadan gönlüne hiçbir şey girmiyor, aklı sıfıra inmiş bir halde, demektir. Az daha onu meydana çıkaracaktı, telaş ve acele ile haber alacağım diye, yaptığını sezdirecek Musa'yı ele verecekti. Onun, yani Musa'nın kız kardeşine kardeşinin izini takip et, ne olduğundan bir haber al, demişti. Türkçede müzekker v e müennes zamiri ayrılmadığından Türkçede "kızkardeşine" denilince annesinin kız kardeşine denilmiş gibi anlaşılıyor. Halbuki değil dir. Şu halde görünen "kendi kızına" denilmesi iken "Musa'nın kızkardeşi" denilmesi şefkatin özellikle vurgulanması b akımından daha beliğ olmuştur. Yani kendi kızı olduğu için değil. Musa'nın kızkardeşi olduğu için takibini istemişti. O da onu uzaktan gözledi ve gördü onlar, yani Firavun ailesi, farkında değillerdi, gözettiğinin veya kızkardeşi olduğunun fa r kına varmıyorlardı. Meâl-i Şerifi 14-21- 14- Musa yiğitlik çağına girip olgunlaşınca, biz ona hikmet ve ilim verdik. İşte güzel davrananları biz böyle mükafatlandırırız. 15- Musa, halkının habersiz olduğu bir sırada şehre girdi. Orada, biri kendi tarafından diğeri düşman tarafından olan iki adamı birbirleriyle döğüşür buldu. Kendi tarafı olan, düşmana karşı ondan yardım diledi. Musa da ötekine bir yumruk indirip onun ölümüne sebep oldu. "Bu, şeytan işidir. O, gerçekten saptırıcı, apaçık bi r düşmandır" dedi. 16- Musa, "Rabbim! Doğrusu kendimi ziyana uğrattım. Beni bağışla!" dedi; Allah da, onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok merhamet edici olan ancak O'dur. 17- Musa, "Rabbim! Bana lutfettiğin nimetlere andolsun ki, artık suçlulara asla arka olmayacağım" dedi. 18- Şehirde korku içinde, (etrafı) gözetleyerek sabahladı. Bir de ne görsün, dün kendisinden yardım isteyen kimse feryad ederek yine ondan imdat istiyor. Musa ona dedi ki: "Doğrusu sen, besbelli bir azgınsın!" 1 9- Musa, ikisinin de düşmanı olan adamı yakalamak isteyince, o adam dedi ki: "Ey Musa! Dün bir cana kıydığın gibi, bana da mı kıymak istiyorsun? Demek arabuluculardan olmak istemiyor da, bu yerde ille yaman bir zorba olmayı arzuluyorsun sen!" 20- Şehrin öbür ucundan bir adam geldi ve dedi ki: "Ey Musa! İleri gelenler seni öldürmek için hakkında müzakere ediyorlar. Derhal (buradan) çık! İnan ki ben senin iyiliğini isteyenlerdenim." 21- Musa korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı. "Rabbim! Beni zalimler güruhundan kurtar" dedi. Meâl-i Şerifi 22- Medyen'e doğru yöneldiğinde: "Umarım Rabbim beni doğru yola iletir." dedi. 23- Musa, Medyen suyuna varınca, orada (hayvanlarını) sulayan bir çok insan buldu. Onların gerisinde de (hayvanlarını suyun olduğu yerden) geri çeken iki kadın gördü. Onlara "Derdiniz nedir?" dedi. Şöyle cevap verdiler: "Çobanlar sulayıp çekilmeden biz (onların içine sokulup hayvanlarımızı) sulamayız; babamız da çok yaşlıdır. " 24- Bunun üzerine Musa, onların davarlarını suladı. Sonra gölgeye çekildi ve "Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra muhtacım" dedi. 25- Derken, o iki kadından biri utana utana yürüyerek ona geldi. "Babam, dedi, bizim yerimize (hayvanları) sulamanın karşılığını ödemek için seni çağırıyor." Musa, ona (Hz. Şuayb'a) gelip başından geçeni anlatınca o, "korkma, o zalim kavimden kurtuldun" dedi. 26- (Şuayb'ın) iki kızından biri: "Babacığım! Onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, bu güçlü ve güvenilir adamdır" dedi. 27- (Şuayb) Dedi ki: "Bana sekiz yıl çalışmana karşılık şu iki kızımdan birini sana nikahlamak istiyorum. Eğer on yıla tamamlarsan artık o kendinden; yoksa sana ağırlık vermek istemem. İnşaallah beni iyi kimselerden bulacaksın." 28- Musa şöyle cevap verdi: "Bu seninle benim aramdadır. Bu iki süreden hangisini doldurursam doldurayım demek ki, bana karşı husumet yok. Söylediklerimize Allah vekildir." 22-28- "Medyen", yukarda geçtiği üzere Şuayb (a.s)'ın memleketidir. VÜRÛD, suya gitmek, SUDÛR, sudan dönmek olduğu gibi, ISDAR da hayvanları sudan çekip götürmektir. RİÂ': Raî'nin çoğulu, çobanlar, ZEVD: Engel olmak ve geri çekmek; yani diğerleri sularken, bu ikisi hayvanlarını sakındırıp duruyorlar. Burada iki mânâ vardır: Birisi harfi, "fakir" kelimesinin sılası ve fiili muzari mânâsına olmak üzere "Yarab her ne hayır indirirsen muhtacım" demektir. Birisi de harfi illet için olmak üzere "Yarabbi! Hakkımda hayır olmak üzere başıma getirdiğin bu kadar olaylardan dolayı bir fakir oldum, çok muhtacım" demektir ki, bu mânâ daha uygundur. Meâl-i Şerifi 29- Artık Musa süreyi doldurup ailesiyle yola çıkınca, Tûr tarafından bir ateş gördü. Ailesine: "Siz (burada) bekleyin; ben bir ateş gördüm, belki oradan size bir haber, yahut ısınmanız için o ateşten bir parça getiririm" dedi. 30- Oraya gelince, o mübarek yerdeki vâdinin sağ kıyısından, (oradaki) ağaç tarafından kendisine şöyle seslenildi: "Ey Musa! Bil ki ben, bütün âlemlerin Rabbi olan Allah'ım." 31- Ve "Asânı at!" denildi. Musa (attığı) asâyı yılan gibi debrenir görünce, dönüp arkasına bakmadan kaçtı. "Ey Musa! Beri gel, korkma. Çünkü sen emniyette olanlardansın." (buyuruldu.) 32- "Elini koynuna sok, kusursuz bembeyaz çıkacaktır. Korkudan (açılan) kollarını kendine çek. İşte bu ikisi Firavun ve onun adamlarına karşı Rabbin tarafından iki kesin delildir. Çünkü onlar, yoldan çıkan bir kavim olmuşlardır." (diye seslenildi) 33- Musa dedi ki: "Rabbim! Ben onlardan birini öld ürmüştüm, beni öldürmelerinden korkuyorum." 34- "Kardeşim Harun'un dili benimkinden daha düzgündür. Onu da beni doğrulayan bir yardımcı olarak benimle birlikte gönder. Zira bana yalancılık ithamında bulunmalarından endişe ediyorum." 35- Allah buy urdu: "Seni kardeşinle destekliyeceğiz ve size öyle bir kudret vereceğiz ki, âyetlerimiz sayesinde onlar size erişemeyecekler. Siz ve size tabi olanlar üstün geleceksiniz." 36- Musa onlara apaçık âyetlerimizi getirince, "Bu, olsa olsa uydurulmuş bir sihirdir. Biz önceki atalarımızdan böylesini işitmemiştik" dediler. 37- Musa şöyle dedi: "Rabbim, kendi katından kimin hidayet rehberi getirdiğini ve hayırlı akibetin kime nasip olacağını en iyi bilendir. Muhakkak ki zalimler, kurtuluşa eremezler." 38- Firavun: "Ey ileri gelenler! Sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum. Ey Hâmân, haydi benim için çamur üzerine ateş yak (ve tuğla imal et), bana bir kule yap ki, Musa'nın ilâhına çıkayım; ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir." dedi. 39- O ve askerleri, yeryüzünde haksız yere büyüklük tasladılar ve gerçekten bize döndürülmeyeceklerini sandılar. 40- Biz de onu ve askerlerini yakalayıp denize atıverdik. Bir bak, zalimlerin sonu nice oldu! 41- Onları ateşe çağıran öncüler kıldık. Kıyamet günü onlar yardım görmeyeceklerdir. 42- Bu dünyada arkalarına lanet taktık. Onlar, kıyamet gününde de kötülenmişler arasındadır. 29- "Musa süreyi tamamladı". İlk bakışta hangi müddeti ödediği belli olmuyor gibi ise de düşünülünce fazlasını ödediği, yani on yıl çalışma müddetini tamamladığı ve hiçbir müddeti kalmadığı anlaşılır. Çünkü cömert olan sözünü yerine getirir, bu husustaki kaynaklar da buna işaret etmektedir. Hatta bazılarına göre on sene daha fazla kaldığı rivayet e d ilmiştir. Ve ailesiyle yürüdü, yola çıktı, nereye gidiyordu? Bu açıklanmıyor, bazıları Mısır'a demişler ve fakat "Beni hemen öldürmelerinden korkarım." demesi buna aykırı görünür. Bazıları da Kudüs'e demişler ki daha doğru ve daha uygun görünür. Tûr tarafından yani dağ yönünden bir ateş hissetti, gördü. Dikkat edilirse bu ifade son derece basit ve açık görünmekle beraber, işaret ettiği şeylerde açıklamalara sığmayacak bir çok derinlikler vardır. Mesela "if'âl" babından veya "mufâale" babında n olması mümkün olan bir his ve duygu ifade etmekle birlikte, kaba bir duygunun değil, yakınlık ifade eden derin ve insanî bir ince duygunun ifadesidir. Nitekim "Eğer onlarda bir olgunlaşma hissedip görürseniz" (Nisa, 4/6) âyetindeki "olgunluk görm e k" de derin bir duygudur. Şüphesiz "ehasse" denilmeyip de "ânese" denilmesi, özel bir incelik taşımaktadır. Bunu ancak zevk takdir eder kelimesindeki tenvinin belirsizliğindeki gariplik ve acaiplik de öyledir. Belki ondan size bir haber getiririm. D emek ki yolda, bir haber almaya muhtaç sıkıntılı bir durumda bulunuyorlardı, bunu şu rivayetlerle açıklamışlardır: 1- Kış mevsiminde ailesiyle, malıyla çıkmış ve Şam melikinden korkarak ana yoldan başka bir yol tutmuştu, karısı hamileydi. Çölde gidiyor, yollarını bilmiyorlardı, bu yürüyüş onu soğuk karanlık bir karlı bir gecede Tûr'un sağına, batı tarafına götürmüştü. 2- Hanımına gösterdiği titizlikten geceleyin arkadaşları ile buluşur, gündüz onlardan ayrılırdı. Bir gün yolu şaşırdı, gece geldi çattı. Derken hanımının doğum sancıları tuttu. Çakmağını çaktı ateş almadı, bir de baktı uzaktan bir ateş parlıyor; işte o vakit "Durun, dedi, ben bir ateş hissettim, belki ondan size bir haber getiririm yahut ateşten bir parça..." 30- Derken oraya va rınca nida olunup seslenildi vâdinin sağ kıyısından. Musa'ya göre sağ veya "eymen" sözünün bir diğer mânâsıyla, vâdinin en uygun kıyısındaki. "Sağdan itibaren" ifadesine göre, işaretle sağ demek olur. O mübarek buk'ada. BUK'A: Yanındaki araziden bir başka türlü olan arazi parçası demektir. Mübarek olması, Allah Teâlâ'nın özellikle âyet ve nurlarının orada ortaya çıkmış olması, yani peygamberliğin ve Allah ile konuşmanın burada meydana gelmiş olması sebebiyledir. Ağaçtan seslenildi. Bu ağacı bazıları Unnab kına; bazıları semüre, deve dikeni cinsinden bir çöl ağacı; bazıları avsec, yani sincan dikeni veya Musa ağacı denilen dikenli bir ağaç; bazıları da ulleyk, yani sarmaşık veya böğürtlen diye rivayet etmişlerdir. Alûsî diyor ki: Bu g ü nkü Tevrat'ta bahsedilen de Ulleyka'dır. Bu ibaresi den bedel-i iştimaldir. Ağaç seslendi değil, ağaçtan seslenildi şöyle diye:<D> Ya Musa! Hakikat ben'im, ben âlemlerin Rabbı Allah. Tâhâ Sûresi'nde "Ey Musa muhakkak ben, senin Rabbinim" (Tâhâ, 19/12) diye seslenildi, Neml Sûresi'nde de "Ateşin bulunduğu yerdeki ve çevresindekiler mübarek kılınmıştır! Âlemlerin Rabbi olan Allah, eksiklerden münezzehtir!" (Neml, 27/8) diye seslenildi, diye geçmişti. İmam Fahreddin Razî bu farkların sebebini anlatmak için der ki: "Bunların arasında zıtlık yoktur. Allah Teâlâ hepsini anlatmış, fakat her sûrede o seslenmenin bir kısmını nakletmiştir." Kâdî ve Ebu's-Suûd da "Fark yalnız sözdedir, asıl kastedilen mânâda farklılık ve zıtlık yoktur" demişl e r; bu ise Kur'ân yalnız mânâyı hikaye etmiş demek olacağından "nidâ" (seslenme)nin bir söz ve ses değil, yalnız bir mânâdan ibaret olduğunu zannettirebileceği gibi, kıssanın üç sûrede tekrar edilmesinin sebebini de açıklamıyor. Halbuki her birinde kıssa, s adece bir tekrardan ibaret olmayıp diğerlerinde söylenmeyen bir yönüyle açıklanmış olduğundan Razi'nin dediği gibi "nida" (seslenme)nin içinde bulundurduğu ifade de budur. Hepsinin ortaya çıkardığı gerçek Musa (a.s)'nın bir sözü, söz olarak işitmiş olması d ır. Burada Mûtezile demişlerdir ki açıkça gösteriyor ki, Musa (a.s) seslenmeyi ağaçtan işitmiştir. Ve bu seslenme ile konuşan da Allah Teâlâdır. Halbuki, yüce Allah bir cisimde olmaktan münezzehtir. Demek ki, yüce Allah'ın konuşması, ancak bir cisimde söz yaratmaktır. Buna karşı kelâm sıfatının ezelî olduğunu kabul eden Ebu Mansur Matüridî ve Maveraünnehir Türk âlimleri derler ki: "Allah Teâlâ'nın zatı ile ezelî olan kelâm-ı kadîm, işitilmez, işitilen ancak ses ve harflerdir. Ve işte ağaçta yaratı l an ve ondan işitilen, odur. Ebü'l-Hasen-i Eş'arî de demiştir ki: "Cisim ve araz olmayan zatının görülmesi mümkün olduğu gibi, harf ve ses olmayan ilâhî kelâmının da işitilmesi mümkündür." İmam Gazali de, bunu desteklemiştir. Sofiyye'den bazıları da demiştir ki; ses ile söylenen sözü işitti ve bu, yüce Allah'ın hikmeti gereğince, dilediği şekillerden birinde görünmesinden sonra oldu. Öyle ki, her türlü mekan, zaman ve eksikliklerden beri olan Allah Teâlâ görünmesine rağmen, yine kendi zatî hali üzere, hatta bu kayıttan bile uzak olarak bakî ve ebedî idi. Sahih hadiste rivayet edildiğine göre, Allah Teâlâ, kıyamet gününde kullarına bir surette görünecek, ben Rabbinizim, diyecek de tanımayacaklar, sonra diğer bir surette görünecek o zaman tanıyacaklar. Eğer o z aman böyle görünse idi, daha sonra mikatta "Bana (kendini) göster, göreyim" (A'râf, 7/143) dileğine ihtiyaç duymaz veya "Sen beni asla göremezsin" (A'râf, 7/143) kelâmı ile karşılanmaz veya "Rabbi o dağa tecelli edince onu paramparça etti, Musa da baygın düştü" (A'râf, 7/143) tecellisi daha o zaman olmuş olurdu. Hasan-ı Basrî Hazretleri, Musa (a.s)'ya vahiy seslenmesi ile seslenildi "Vahyedilene kulak ver" (Tâhâ, 20/13) âyeti buna delildir, demiş; âlimlerin çoğunluğu buna razı olmamış. Allah Teâlâ ona vasıtasız söz söyledi, buna delil, "Ve Allah, Musa ile gerçekten konuştu" (Nisâ, 4/164) âyetidir. Zira vahiy olsaydı, peygamberler arasında "kelim"ismi, Hz. Musa'ya özellikle verilmezdi. "Festemi' limâ yuha" da vahiy ile değil, açık söz il e söylenmiştir, demişlerdir. Fakat burada "Allah bir insanla ancak vahiy yoluyla veya perde arkasından konuşur, yahut bir elçi gönderip izniyle ona dilediğini vahyeder. O yücedir, Hakim'dir." (Şûrâ, 42/51) âyetini unutmamak gerekir. Çünkü diğer müfessir l er de Musa'ya olan konuşmanın "illa vahyen" kısmında dahil olduğunu söylemişlerdir. Şu halde Hasan-ı Basrî Hazretlerinin maksadının bu olması gerekir. Çünkü bu âyette vahiy, elçi göndermek suretiyle vahye karşılık söylendiğinden vasıtasız vahiy demektir. B u da yalnız mânânın kalbe verilmesiyle olabileceği gibi, lafzın verilmesiye de olabilir ve Musa'ya da böyle olmuştur. 31- Üzerine atfolundu, yani bir de şöyle seslenildi: Bırak o asânı. Bu gibi "fâ"lara "fasîha" denilir, hal delaletiyle hazfolunmuş cümleleri haber verir ki: "Bunun üzerine bıraktı, bırakınca sanki bir yılan imiş gibi oynamaya başladı, öyle oynuyor görünce" demektir. "Ey Musa! Yaklaş, korkma. Çünkü sen gönderilen peygamberlerdensin." Bu cümlede bir "kavl" takdir edilmiştir. Yani böyle denildi. Çünkü Neml Sûresi'nde geçtiği üzere "(Korkma) çünkü benim huzurumda peygamberler korkmaz" (Neml, 27/10) buyurulmuştur. Ceyb aslında gömleğin, cübbenin baş tarafındaki açıklığa denir ki, koyun dediğimiz yaka açığıdır. Bildiğimi z ceb için kullanılması daha sonra olmuştur. 32-35- Korkudan açılan kollarını kendine çek. Cenah'tan kastedilen iki koldur. Bu emir, iki mânâ'ya işaret eder: Birincisi, bu yerde muhabbet ve sevgiden korkup kaçma da kollarını kavuşturup emre hazır ol. İkincisi; herhangi bir korku durumundan da kaçma, etrafını derle topla, cesaret göster demektir. İşte bu ikisi, asâ ile beyaz el ki, birisi korkutur, birisi aydınlatır ve teşvik eder. Ve sizin için bir kudret ve saltanat vereceğiz. Yani büyük bir s a taşma ve galibiyet kuvveti vereceğiz de ikinize de erişemeyecekler. Ne el uzatabilecekler, ne de manen ve maddeten, ilim ve delil yönünden derecenize ulaşabilecekler... Âyetlerimiz hakkı için, mucizelerimiz, bilhassa o iki mucize sayesinde siz ve size tabi olan galip geleceksiniz. Demek yalnız kendileri değil, kendilerine uyanlar da galip gelecekler. 36- Bu dediler, yani senin âyet diye getirdiğin başka değil uydurma bir sihir, yani eskiden bilinmeyip yeni icad olunmuş bir sihir veya hiç aslı esası olmayıp yalnız göz boyama kabilinden olan bir sihir veya Allah'a iftira edilen bir sihir ki şimdiye kadar içimizde görülmediği gibi biz bunu, böyle bir sihri veya bu davayı eski atalarımızdan da işitmedik. Demek ki yeni muv a ffakıyetler yeni âyetlerle meydana geliyor, gerçekten faydalı olan şeyleri eskiden yoktur diye reddedenler mahrum kalıyor. 37- Onun için onların, yeni çıkmış sihir demelerine karşı Musa da şöyle dedi: Rabbim daha iyi bilir. Katından hidayetle gelen kim ve hayırlı akıbetin kimin olacağını, yani bu dünya yurdunun sonunda hayırlı akıbet kimin olacak, akıbetin iyisi de olur, kötüsü de nitekim; "Sonunda... akıbetleri pek fena oldu" (Rûm, 30/10) buyurulmuştur. Fakat çoğunlukla "(En güzel) akıbet, takva sahiplerinindir." (Kasas, 28/83) gibi ile kullanıldığı zaman hayırlısı demek olur. Burada da kaydıyla hayra iyiliğe işaret olunmuştur. Muhakkak ki bu zalimler felah bulmaz, zulüm ve haksızlık edenler murada eremez, Hakk'ın âyetlerin i, delillerini uydurma sihirdir diye reddedenlerin haksız zalimler olduğunda ise şüphe yoktur. 38- Firavun ise, bak ne zalim! Cemiyetini toplayıp da dedi ki: Ey millet, ey şu gözler dolduran topluluk, ben sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum. Çok iyi bilir ki, şu mahlukatı yaratan kendisi değildir, kendisini de bir yaratan vardır. Fakat uluhiyetin yalnız Allah'ın olduğunu tanımıyor. Yaratmak ve yaratıcılık kavramlarına haksızlık ediyor, hukuk ve hukuk koyuculuğu kendi koyar m ış ve kendi dilediği gibi yaparmış, ne isterse o olurmuş, hükmünü ve idaresini bozacak üst bir makam ve kuvvet yokmuş gibi gösteriyor. Bu sebepten insanlar, onun idaresine boyun eğmekten başka bir şey tanımasın, hep onu sevsin, hep ondan korksun, hep ona kul olsun, ona tapsın istiyor, hem mabudluk iddia ediyor, hem de sizin için benden başka bir ilâh bilmiyorum diyor. İlk önce yoktur demiyor, bilmiyorum diye insaflı görünmek istiyor. Göklerin ve yerin Rabbi sanki gökyüzünü araştırmakla görünmesi gereken b i r cisim ve bir cismi varmış gibi zannettirerek halka karşı ilim ve fen yolunda bir oyun ve tuzak yapmak üzere de diyor ki: Ey Hâmân! Haydi benim için çamur üzerine bir ateş yak, tuğla pişir demeyip bu sözü kullanması, kerpiçi pişirip tuğla yapmayı ilk defa Firavun düşünmüş olduğundan bu şekilde sanatı öğretmiş olduğu söyleniyor. Hem bana bir kule yap, gökyüzünü araştıracak bir rasat kulesi yap. Belki çıkar Musa'nın ilâhını öğrenmiş olurum, ama sanıyorum, o mutlaka yalan söyleyenlerdendir. Ya n i âlemlerin Rabbı tarafından peygamberlik davasında yalancı olduğunu zannediyor ise de her ihtimale karşı sanki ilim ve irfan içerisinde bilfiil araştırma yaparak o yalanı meydana çıkaracak ve eğer onun ilâhını bulursa, sanki onun da hakkından gelecekmiş g ibi görünmek istiyor. Bazıları bunun sadece laftan ibaret kaldığını ve öyle bir kule ile göğe çıkmanın akla ters düştüğünü söylem |